29 Haziran 2008 Pazar

Psikiyatri Uzmanı

Psikiyatri Uzmanı

Psikiyatri Uzmanı Dr. Gönül ERDAL kimdir?

ALZHEİMER HASTALIĞI

ALZHEİMER HASTALIĞI


Alzheimer hastalığı beynin düşünme, hafıza ve dil bölümlerini etkiler. Hastalığın başlangıcı sinsidir ve yıkım genellikle yavaştır. Günümüzde hastalığın sebebi bilinmemekte ve şifası bulunmamaktadır.

Alzheimer hastalığının beyin dokusunda yaptığı değişiklikleri Dr. Alois Alzheimer tanımlamıştır. Bu değişiklikler bugün Alzheimer hastalığına özgü anormal beyin değişiklikleri olarak bilinmektedir.

Alzheimer hastalığı, toplumun bütün gruplarını etkiler ve sosyal sınıf, cinsiyet, etnik grup ya da coğrafi bölge ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Ayrıca, Alzheimer hastalığı yaşlılar arasında daha sıklıkla görülmekle birlikte genç insanlar da bu hastalıktan etkilenebilmektedirler.

Alzheimer hastalığının semptomları (belirtileri ) nelerdir?

Alzheimer hastalığı her insanı farklı biçimde etkiler. Etkisi büyük ölçüde kişinin hastalıktan önce nasıl olduğu ile ilgilidir, örneğin, kişilik, fiziksel durum ve yaşam biçimi gibi. Alzheimer hastalığının semptomları üç gelişim aşaması şeklinde en iyi akla girebilir: erken dönem , orta dönem ve geç dönem.

Alzheimer hastalığı olan herkes bütün bu semptomları göstermez ve bu semptomlar kişiden kişiye değişir. Bu aşamalar bakımı üstlenenlerin potansiyel problemlerin farkında olmaları ve gelecekte ihtiyaç duyulacak bakım gerekliliklerine hazırlanmaları açısından rehberlik edebilirler. Hiçbir hasta, hastalığın ilerleyişini bir diğer hasta ile aynı şekilde yaşamaz.

Bu semptomların bazıları aşamaların herhangi birinde ortaya çıkabilir, örneğin geç dönemde sıralanmış olan davranış değişiklikleri orta dönemde yaşanabilir. Aynı zamanda bakımı üstlenenler her dönemde kısa, aklı basında dönemler yaşanabileceğinin farkında olmalıdırlar.

Teşhis neden önemlidir?

Erken teşhis bakımı üstlenen kişinin hastalıkla başa çıkmak için daha hazırlıklı olması ve nelerle karşılaşacağını önceden bilmesi açısından önemlidir. Teşhis geleceği planlama yolunda atılan ilk adımdır.

Teşhis edebilmek için basit bir test bulunmamaktadır. Alzheimer hastalığının teşhisi, kişinin fiziksel ve mental durumunun muayenesinin yanı sıra, yakın bir akraba ya da arkadaşından kişinin geçmişinin incelenmesiyle konulur. Hafıza kaybına yol açabilecek diğer hastalıkları ya da koşulları dışarıda bırakmak çok önemlidir.

Alzheimer hastalığının teşhisi ancak beynin otopsiyle incelenmesi sonucunda kesinleşebilir.

SINAV KAYGISI

NELER YAPILABİLİR?


Sınav kaygısını çok etkenli olarak düşündüğümüzde öğrenci, aile ve öğretmenlerin iyi iletişim kurması ve işbirliği yapması başa çıkma süreçlerini kolaylaştırmaktadır.

Genel Yapılabilecekler:

- Düzenli çalışmak: Burada önemli olan kendinize uygun bir program hazırlayıp ona uymaktır. Zamanın düzenlenmesi kaygıyı önemli derecede azaltır. Ancak günlük program hazırlanırken gerçekçi hedefler ortaya konmalı, çalışılamayacak saat hedefleri konulmamalı, çalışma saatlerinin zamanı iyi ayarlanmalıdır ( hemen yemekten sonra veya okuldan geldikten hemen sonra dikkat daha zor toplanabilir). Bu program hazırlanırken kendi çalışma kapasitesi, çevre durumu göz önüne alınmadan yapıldığında program başarısız olur ve bu durum var olan kaygıyı daha çok artırır. Unutulmamalıdır ki zaman zaman bu düzende aksamalar olabilir. Bu durum da hemen kaygıya kapılmamak, küçük aksamaların olabileceğini hesaba katmak ve ümitsizliğe kapılmadan programı devam ettirmek önemlidir.

- Sosyal faaliyetleri planlı bir şekilde sürdürmek: Yoğun çalışma temposu ve stres zamanla tükenmişlik ve çalışma performansında azalmaya neden olabilir. Bu nedenle haftada en az birkaç saatin hobilere ayrılması, yapmaktan keyif alınan şeylere yönelme çalışma kapasitesini ve kalitesini olumlu yönde etkilemektedir.

- Başkalarının söyledikleriyle değil, kendi sonuçlarına göre karar vermek: Şimdiye kadar elde ettiğiniz başarıları, üstesinden geldiğiniz zorlukları düşünmek ve bunlardan kazandığınız tecrübeleri aklınıza getirmek size yol gösterici olur. Sürekli olumsuz düşünmek, hep başkalarının sözüne göre kendine yön vermek veya diğer öğrencilerin ders çalışma temposuna göre kendini ayarlamak karışıklığa, yetersizlik duygularına ve sıkışmışlık hissine neden olabilir.

Sınav Öncesi Yapılabilecekler:

- Sınavın çok yaklaştığı günlerde yeni, bilinmeyen konuları çalışmaya gayret etmek kaygıyı artırabilir. Yeterli süre yoksa bu konulara girmemek en uygun olanıdır. Bu dönemlerde özellikle yürümek gibi fizik aktiviteleri arttırmak sınav heyecanın getirdiği hareketlilik hissi ve huzursuzluğu önlemede işe yarayabilir.

- Beslenme ve uyku düzeni aslında sürekli dikkat edilmesi gereken önemli fizyolojik ihtiyaçlardır. Tıpkı ders programı gibi bu ihtiyaçlarında belirli bir düzeni ve ritmi olması gerekir. Artan kaygılar bu ritmi bozabilir. Daha çok çalışma düşüncesi, acelecilik, zaman baskısı da özellikle sınavın yaklaştığı günlerde bu düzeni bozan faktörlerdir. Özellikle uyumamak için aşırı alınan kahve, çay ve nadirde olsa kullanılan bazı uyarıcı ilaçlar kontrolsüz kullanıldıklarında uzun vadede önemli problemler yaratabilir. Bu nedenle bu ritmi bozmamak, uyku ve beslenme ihtiyacının da sınava çalışmanın bir parçası olarak düşünmek gereklidir.

Ailelere öneriler:

En önemli basamaklardan birisi sınavın her ebeveynin kendisi için ne anlama geldiğini anlamasıdır. Çoğu zaman anne babanın istekleri, beklentileri ve hayalleri çocuğunkilerle karışabilir. Bütün yönlendirmeler bu istekler doğrultusunda şekillenebilir. Beklentileri çocuğun yeteneklerine ve düzeyine göre belirlemek akademik ve sosyal uyum için oldukça önemlidir. Bunları düşünmeden atılacak adımlar zorlanmaları ve hayal kırıklıklarını birlikte getirir.

Anne babanın yaşadığı bir kaygı ne kadar hissettirilmemeye çalışılsa da çocuğa aktarılır. Kendi kaygıları ile başa çıkılmadan atılacak adımlar çocuk için inandırıcı olmaktan çıkacaktır.
Aile ortamında yaşadığı her zorluk karşısında yargılanmadan dinlendiğini ve duygularını paylaşabildiğini hissetmek çocuklar için oldukça rahatlatıcı ve güven vericidir. Bütün okul hayatı boyunca, ders başarılarının onun sadece bir yönü olduğunu, bütün kişiliğinin, verilecek sevginin, değerinin sadece okul ve sınav başarısı ile ilgili olmadığının hissettirilmesi bu kaygının oluşmasını engelleyecek en önemli davranış şeklidir.

DAVRANIM BOZUKLUĞU

DAVRANIM BOZUKLUĞU


Temel özelliği başkalrının temel haklarının ya da yaşa uygun başlıca toplumsal değer ve kuralların hiçe sayıldığı yineleyici ve sürekli bir davranış örüntüsüdür.

ABD istatistiklerine göre 18 yaş altındaki erkeklerin %’sında ve kızların %2-9’unda görülmektedir. Çocukluk çağında Dikkat Eksikliği Hiperaktivite bozukluğu olanlarda yüksek oranda gözlenmektedir.

Bazı annebaba tutumları ve hatalı çocuk yetiştirme uygulamaları çocukların uyumsuz davranışlar geliştirmesinde etken olabilmektedir. Anne baba arasındaki tartışmalar ve çocuk kötüye kullanımı ve ihmali çoğunlukla davranım bozukluğuna katkıda bulunur. Anne baba’daki alkol ve madde kullanımı çocuk ve ergen’deki davranım bozukluğu ile ilişkili bulunmuştur.

Ayrıca karmaşık ve ihmalkar ortamda yetişen çocuklar genellikle kızgın, yıkıcı ve talepkar olmakta ve yetişkin ilişkileri için gerekli engellmeye tahammülü yeterince geliştirememektedir.

Yapılan araştırmalarda davranım bozukluğu olan bazı çocuklarda dopamin’i norepinefrine dönüştüren dopamin β-hidroksilaz enziminin plazma seviyesi düşük bulunmuştur.

Uzun süre şiddette maruz kalmış çocuklar, sıklıkla agresif şekilde davranırlar. Bu tür çocuklar duygularını ifade etmekte zorlanabilirler ve bu zorlular kendilerini fiziksel olarak ifade etme eğilimlerini arttırır.

Klinik Özellikler:

Agresiflik, zorbalık, fiziksel saldırı, yaştlarına acımasız şekilde davranış görülmektedir. Erişkinlere karşı düşman, küfürbaz, saygısız, küstah ve olumsuz olabilirler. Sürekli yalancılık, sık sık okuldan kaçma ve tahripkarlık yaygındır. Okul başarıları düşüktür. Şiddetli olgularda yıkıcılık, hırsızlık ve fiziksel şiddet sıktır. Çete kurma ve grı,up halinde çatışmalara girme gözlenebilir. Kabadayı, tehdit edici ya da alaycı davranışlar sergiler, sıklıkla kavga başlatırlar. Bazen bu kavgalarda çakı, tabanca gibi eşyalar kullanarak karşı tarafa zarar verebilirler. Genellikle utanma, pişmanlık ve suçluluk gibi duygular hissetmezler.

Cinsel eğilimler ve sigara-alkol-madde bağımlılığı erken yaşlarda gözlenebilmektedir.

Düşmalıkları sadece erişkin otorite figürleri ile sınırlı değildir. Eşit derecede kini akranlarına ve küçük çocuklara karşı da gösterirler. Genelde kendilerinden küçüklere ve zayıf kişilere zorbalık yaparlar.

Tedavi ve Seyir:

Anne baba uygun davranış tekniklerini öğrenmeli ve bu teknikleri kullanarak uygun davranışları geliştirmeleri sağlanmalıdır. Ancak ailelerle böyle bir çabaya girmeden önce anne-babanın da psikiyatrik açıdan değerlendirilmesi ve tedavisi gerekebilir. Ailede kötüye kullanım veya karamşıklık olduğunda, çocuk tutarlı ve yapılandırılmış bir çevreden yararlanması için evden alınması gerekebilir.

İlaç tedavisi davranım bozukluğunda faydalı bir ek tedavi yöntemidir. Aşikar agresyonda antipsikotikler kullanılabilir. En etkin olan Haloperidol’dür.

OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK

OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK


Obsesyon; tekrarlayıcı ve zorlayıcı düşünce, duygu, fikir veya duygudur. Kompülsiyon; sayma, kontrol etme ya da kaçınma gibi bilinçli, standardize, tekrarlayıcı düşünce ya da davranıştır. Obsesyonlar kişinin kaygısını arttırırken, kompülsiyonlar azaltıcı etkiye sahiptir. Kişi obsesyonlarının mantıksız olduğunu farkındadır.

Obsesif kompülsif bozukluk’ta tek başına obsesyon veya kompülsiyon veya her ikisi birlikte bulunabilir.

Yapılan araştırmalarda beyindeki bazal gangllionlarda, frontal lobda ve cingulumda değişimler olduğu saptanmıştır.

Psikanalitik Kurama göre obsesif kompülsif belirtiler bilinç dışı bir çatışmadan kaynaklanmaktadır. Ritüeller ise yasaklanmış duygular veya rahatsız edici yaşantıları engellemektedir.

Klinik Özellikler:

Çocuk ve ergende rastlanılan en yaygın obsesyonlar; mikrop bulaşma korkusu, kendine ve diğerlerine zarar vereceği korkusu ve dini takıntılardır. En yaygın kompülsiyonlar ise aşırı yıkanma, tekrarlama, kontrol etme, dokunma, sayma ve düzenlemedir. Ayrıca ilkokul çağındaki çocuklarda en sık görülen kompülsiyon sayma ve simetridir.

Genelde zaman içerisinde obsesyon ve komoülsiyonların değiştiği görülmektedir.

Uzun süre ödev yapmaya çalışan faka üretken olmayan bir şekilde ödev yapmaya çalışan , ayrıntılarla fazla uğraşan, aşırı su ve sabun kullanan, yabancıların eşyalarına dokunmasından hoşlanmayan yapıları vardır.

Tedavi ve Seyir:

Uzun süreli tedavi ile iyileşmeler sağlanabilmektedir. Bireysel psikoterapi olarak psikanaliz veya davranışçı tedavi denenebilir. Farmakolojik tedavi olarak yeni nesil antidepressanlar kullanılması uygundur. Yanıt alınmayan vakalarda trisiklik antidepresanların kullanılması faydalı olabilir. Klomipramin en etkili ilaç olmasına rağmen yan etkileri kullanımını zorlaştırır.

ERGEN VE AİLE

ERGEN VE AİLE


Ergenin davranışlarına rehberlik edecek değerleri kazanması ve sosyal yönden sorumluluklarını öğrenmesi konusunda yardıma gereksinimi vardır. Bu gereksinimi karşılayan ve ergenin yaşamında etkili olan en önemli toplumsal kurum ailedir. Aile bireyleri arasında etkileşim ve iletişimin ergenin kişilik yapısını biçimlendirmede çok büyük ve çok derin etkisi vardır..

ANNE-BABA TUTUMLARI

Ergenin kendisi için biçimlediği imge, çeşitli etkenlere bağımlıdır. İlk önce kendi öz deneyimleri ve kendine yönelik incelemeleri, sonra da önemli ölçüde başkalarının ve toplumun gözlemleri söz konusudur. Ergeni bir ölçüde biçimleyen ve ona yön veren bu gözlemler arasında arkadaşların, öğretmenlerin ve elbet ana babaların gözlemleri ve davranışları yer alır.

Aşırı koruma ve baskı:

Bu tür aile tutumunda kuvvet gösterisi ön plandadır ve ana-babalar kuralları koyar, diğerlerinin de bunlara uyması beklenir. Kurallara aykırı davranışlar sert bir disiplinle karşılanır. Bu tutum amaçlara doğru ilerlemeye büyük ölçüde engel olur. Her yerde tehlike kuşkusu yaratır, ergenin sürekli bir suçluluk duygusu veya endişe duygusu yaşamasına yol açar ve bu durum kendi başına karar vermeyi engeller ya da onları kabul edilmez hale sokar.

Ancak aşırı koruma gelişmeyi engellerse de ana babaların bazı ilkeleri uygulamaya hakları vardır. Yükümlülük ve sorumluluğun bir derecesine kadar ana babaların ergenle uyuşarak bir takım kurallar koyması yerinde olur: Belirli saatler, gruptaki arkadaşların tanınması, dışarı çıkmak için okul ödevlerinin bir yana itilmemesi, harçlığını kullanabilmeyi öğrenmesi gibi.

Aşırı Hoşgörü:

İzin verici ailelerde ise ya çok az kural vardır ya da hiç olmayabilir. Anne-babalar bilerek ya da farkında olmadan ergenlere aşağı yukarı hoşuna gittiği gibi davranma olanağı tanırlar. Disiplin uygulanmaya kalkışılsa bile çoğunlukla belirsizdir ve önceden kestirilemez. Böylesi koşullarda bazı ergenlerin çok iyi olduğunu, bazılarında da düşük benlik saygısı geliştirdiği gözlenmiştir. Her şeye rağmen ergenler sınırlarını tanımak isterler. Belli kurallar ve ana babanın belli tutumları ergenin bazı sıkışmışlıklarında sığınabileceği bir korunak olur. Onlara yol gösterici olur. Tamamen hoşgörüyü ve izin vericiliği çoğu kez kendilerine karşı bir ilgisizlik olarak algılayabilirler.

Demokratik tutum:

Bir de demokratik aileler vardır. Bu ailede yetkileri ellerinde tutarken ve uyulacak kuralları koyarken, ergenlere farklı olma, kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenme ve daha fazla karar verme olanakları verilir. Disiplin, katı cezadan çok akıl yürütmeyi, kendine güven ve yüksek akademik güdü gibi davranışları gösterir.

Özetle ana-babanın yöntemleri bir ergenin bağımsızlığı gerçekleştirme yeteneğini büyük ölçüde etkilemektedir. Ana-baba yetkecilik ya da izin vericilik uçlarında yer aldığında çocuklarıyla ilişkilerini güçlükler saracaktır. Demokratik yaklaşım olumlu bir benlik kavramını ve bağımsızlığı kolaylaştırır.

İsyan Etme ve Karşı çıkmalar:

Her şeyi alt üst etme dürtüsü, hiçbir ayırım gözetmeden yapılan itiraz ve her şeyi yıkma zevki aileler için oldukça sıkıcı olabilir. Aynı zamanda anne babaların bu isyan ve karşı çıkmalar karşısında, çocuklarının geleceği hakkında kaygı duymaları ve ergenlerin hayal ettikleri kişiliği kabul etmede zorluk çekmeleri, bu çağdaki sıkıntı ve isyanları arttırabilir. Henüz kendisini tanımayan, sevenleri tarafından da tam kabul görmeyen ergenler, bu dönemde oldukça hassas bir ruh haline girer. Ergenin özerkliği için sürdürdüğü savaşım sadece ailesine karşı değil, tüm otoriteye karşıdır.
Ancak toplumsal gelişim ve ruh sağlığı açısından bu isyanlar ve karşı çıkmalar o kadar da sıkıcı değildir. Davranışlarının temelinde, başkaları tarafından beğenilmek, kabul edilmek isteği ile şiddetli bir bağımsızlık arzusu ve yetişkinlere kendini bağımlı kılan bağlardan kurtularak, kendi kişiliğini kanıtlama gereksinimi bulunmaktadır. Bu isyanlarda gelecekteki bir ilerlemenin umudu, yaratıcı gücün bir görünümü vardır.

Ergenin ilgisizliği ile dikkat çekmesi, ne ebeveyni nede toplumu eleştirmemesi ya da ergenin herhangi bir sorununun olmadığı görüntüsü, ebeveynlerin memnunluklarına karşı biz klinisyenler için bir duraklamaya işaret eder. Eleştiriden kaçış bedensel, cinsel, mesleksel kimliği bulma ve onları yeni bir kimlik çatısı altında bütünleştirme sorunlarından kaçışla da eşanlamlıdır. Çünkü bunalım ergenlerde normal bir belirtidir, olmayışı kaygı uyandırmalıdır. O nedenle A. Freud ergenlik dönemine ‘normal bunalım’ evresi adını vermiştir.

ERGEN VE ARKADAŞLIKLARI

ERGEN VE ARKADAŞLIKLARI


Akran kümesinin ya da arkadaşın önemini artırarak yavaş yavaş ebeveynlerin yerini alması ergenlik döneminin önlenemeyen özellikleri arasındadır. Ülkemizde bu durum ebeveynleri daha çok rahatsız etmektedir. Çocuklarının kendilerinden uzaklaşmaları, sürekli yaşıtlarının yakınında oluşları ebeveynleri huzursuz etmektedir. Çünkü akran arayışı ile aileden uzaklaşan ergenler ebeveynlerine yabancılaşmaya da başlarlar. Dahası, onlara olan eleştirilerinin şiddeti artar, ebeveynleri kaygılandıracak bazen de katlanılamayacak boyutlar kazanır. Bu sorunlu evrede ebeveynlerin “oğlumuz / kızımız tümüyle değişti, onu tanımaz olduk” biçiminde yakınmaları güncelleşir ve çoğalır. Böyle konumlarda akran kümesinin, arkadaşın, gelişimi destekleyici, yeniden yapılanmayı kolaylaştırıcı işlevlerini, bu nedenle ergenin akran kümesine katılma, arkadaş edinme zorunluluğunu ebeveynlere bir kez daha anlatma çok yerinde bir tutumdur. Ergenler, ebeveynlerinden ayrılma ve cinsel olgunlaşmalarının neden olduğu değişim süreçlerini yürütmek, yeni benlik yetileri ve değerleri geliştirmeleri için akran kümesine ihtiyaç duymaktadırlar. Akran kümeleri, gelişim sürecini kolaylaştıran, yaratıcılık, empati yeteneklerini bollaştıran bir alandır. Birdenbire alevlenen ama çabuk sönen sevdalar, hızlı gelişen ama bazen çabuk biten dostluklar, yaşanılan düş kırıklıkları ergenin kendi önemini, sınırını, gücünü tanımasını ve işleyebilmesini kolaylaştırır.

Bu görüntü ergene sorunlarını daha rahat işleyebileceği bu nedenle kurtarıcı sayılabilecek bir ortam, bir sığınak sağlar. Arkadaşlar birbirlerine “ayna işlevi” görürler. Ergenler arasında şiddetlenen duygu alışverişi, beğenilip beğenilmeme, aranılıp aranılmama, önemsenip önemsenmeme ergenin yeniden yapılanması, kendini gerçekçi bir şekilde tanıması için gereklidir.

Öte yandan sorunların benzerliği kadar akran kümesinde ergenin kendisine benzemeyen, kendi ailesinde olanlardan daha farklı durumlarla karşılaşması ve yaşıtların bu sorunları nasıl işlediğini görmesi akran kümesinin deneyim ve görü artırıcı önemli bir özelliğidir.

Anlaşılamama duygusu ve yalnızlık :

Bu dönemde anlaşılamama duygusu sık görülür. Birçok büyük bu evreyi düşündüğünde yalnızlık duygusunu anımsayabilir. Gerçektende ergen kendini çok yalnız hisseder, değişen kişiliğini ve aşamalar yapan tutumu açıklayabilecek belirli noktalar bulamaz. Kendi anlamayınca, anlaşılmadığına karar verir, kendini her şeyden uzak tutar ve gerçekten de anlaşılmak istemez. Bu dönemin güvesizliği bazen birden ortaya çıkan sıkılganlıkla tanımlanır. Kendine yabancı bir yüzü başkasına nasıl göstermeli, ne büyük ne de çocuk olunan bir dönemde bir düşünceyi nasıl anlatmalı ve mantığa pek uymayan iç kaynamaları nasıl yatıştırmalı?

Bazı gençler gözlem altında olduklarını sezinleyince, onları daha da beceriksiz hale sokan sıkılganlıklarından sanki felce uğrarlar. Ergenlik döneminin en büyük korkusu olduğu kadar, kimi zaman en büyük gereksinim duyulan şeyi de yalnızlıktır. Gençler kendilerini yalnız hissetmek için çeşitli gruplara girmek istiyorlarsa da, aslında çoğu zaman yaşadıklarını anlamak ve kendilerini dinlemek için yalnız kalma gereksinimleri duyarlar.

Anne Babalara Kısa Öneriler

Anne Babalara Kısa Öneriler


• İlişkide ilk temel nokta güvendir. Ergen, anne babasına güven duyduğu sürece sorunlarına onları da ortak eder ve çözümü kolaylaştırmış olur. Diyalogun çocukluk yıllarından bu yana kopuk oluşu, ergenin bu dönemde anne babasıyla zıtlaşmasına, kutuplaşmasına neden olabilir.

• Her doğum süreci sancılı geçer. Ergenlik dönemi de çocukların, yetişkinlerin dünyasına doğdukları bir süreç. Bu süreci aşmanın anahtarıysa anlayış.

• Duygusal iniş-çıkışlar şeklindeki tepkilerinin size veya kişiliğinize karşı olmadığını, ergenliğin bir özelliği olduğunu kabul edip ergeni biraz rahat bıraktığınızda onun da sakinleştiğini fark edeceksiniz.

• Kurulacak ilişki, ergenin haklarıyla sorumlulukları arasında denge kurabilecek nitelikte olmalıdır.

• İletişim kurmanın ana özelliklerini ebeveynden alıp daha sonra şekillendireceği için, ergenin model alacağı anne babaya ihtiyacı vardır

• Ergen anne babanın veya arkadaşlarının ölçüleri içinde değil, kendi ölçüleri içinde değerlendirilmeyi ister. İletişimde sosyal kabul ve onay bekler.

• Ergen iletişimde anlaşıldığını bilmek ve varolan potansiyelini ortaya çıkarmak için desteklenmek ister. Bu sağlanırsa genç,hem davranış seçimlerinde kendini özgür görebilir, hem de seçimleri hakkında, kısıtlanacağından çekinmeden ana babasına danışabilecek bir durumdadır

• Sürekli ikaz etmekten kaçının. Sadece yanlışlarını değil, doğrularını da yakalamaya çalışın. Kendine güvenmeyen ergenin yapabildiklerini görmesini sağlayın, yeterli olduğu konularda onu destekleyin ve teşvik edin.

• Arkadaşlığın birinci derecede önemli olduğu bu dönemde arkadaşlarını ve ailelerini tanıyın, onlara da arkadaşça yaklaşın. Yanlış olduğunu düşündüğünüz arkadaşlıklarının beğenmediğiniz yönlerini görmesine imkân ve zaman verin.

• Ergeni ilgilendiren bütün konularda, her iki tarafın isteklerinin belirlenerek bir orta noktaya varılması en iyi çözüm yoludur. Kararları onunla birlikte verin.

AİLENİN YAŞAM DÖNGÜLERİ

AİLENİN YAŞAM DÖNGÜLERİ


Aileler farklı bireylerden oluşsa da genel olarak benzer süreçlerden geçerler ve bireylerin kişilikleri, aile içi ilişkilerin özellikleri, alınan, verilen ve değişen rollere bağlı olarak bu süreçlerde çeşitli çatışmalar, tıkanmalar olabilir. Bazen hem aile bireyinin hem de ailenin işlevselliğini bozan psikiyatrik bozukluklar ortaya çıkabilir.

AİLE İÇİ ŞİDDET

AİLE İÇİ ŞİDDET

Aile içi şiddet, ailenin bir üyesinin ailenin diğer üyelerine karşı gösterdiği her türlü saldırgan davranıştır. Aile içi şiddet yalnız kaba kuvvet kullanılmasını ifade eden bir kavram değildir. Kişiyi isteği dışında belli bir biçimde davranmaya zorlayan her türlü tutum ve davranış aile içi şiddet içinde değerlendirilmelidir. Sanıldığından çok daha yaygın olan aile içi şiddet, insanların ruh sağlığını olumsuz etkileyen bir etmendir. Çocukluk yıllarında şiddete maruz kalan çocuklar erişkin yaşamlarında bir çok ruhsal sorun yaşamaktadırlar.

AĞRI BOZUKLUĞU

AĞRI BOZUKLUĞU

Kişide bir ya da daha fazla yerde bedensel bir hastalık ile açıklanamayan ağrılar bulunmasıdır. Fakat bedensel bir hastalığa bağlanamayan bir ağrının ağrı bozukluğu olarak nitelendirilebilmesi için ağrının psikolojik bir etmenle ilişkili olması, kişinin yaşamını etkileyecek şiddette olması, sosyal ve iş yaşamını etkilemesi gerekmektedir

AGORAFOBİ

AGORAFOBİ

Agorafobi, panik atağı ya da panik atağında görülen belirtilerin ortaya çıkabileceği ve bu belirtiler ortaya çıkarsa kendisine gereken yardımın ulaşmayacağı korkusu nedeniyle bazı yerlerden ve durumlardan kaçınmadır. Tek başına evde kalamama, tek başına dışarı çıkamama, bir araçla yolculuğa çıkamama ve kalabalık yerlerde duramama agorafobiye örnek olarak verilebilir.

Bağışıklık sistemi

Bağışıklık sistemi, sinir sistemi ve ruhsal sistemler arasında hiç durmaksızın süren bir iletişim söz konusudur. Gözle görülmeyen bu iletişim son derece zengin bir iletişimdir. Burada söz ettiğimiz zenginlik niceliksel açıdan değil aynı zamanda yaşamsal açıdan da büyük öneme sahiptir.

Bu iletişim sayesinde sözü geçen sistemler arasında sayısız alış veriş ve etkileşim gerçekleşmektedir. Bu alışveriş ve etkileşim bağışıklık sistemi ve beyin arasındaki temel bağlantılar sayesinde olmaktadır. Biz biyolojik düzeyde kurulmuş bu eşsiz temel bağlantılara iletişim-etkileşim eksenleri diyoruz. Bu eksenler canlı organizmalar olan bizlerin varoluşunu belirleyen özgün biyolojik devinimleri ve olayları etrafında var eder. Örneğin cinselliği ve strese cevabı bu eksenler belirler ve ayarlar. Hayatta belkide insan türü olarak var oluşumuzu garantileyen canlılığımızın iki temel aktivitesi strese cevap ve cinsel davranışlardır. Hipotalamik hipofizer adrenal ve gonadal eksenler bu iki aktiviteden sorumlu eksenlerdir. Bu eksenlere ek olarak bir başka yapıdan söz edebiliriz. Bu yapı otonom sinir sistemidir. HHA ekseni ve otonom sinir sistemi psikolojik değişkenlerin, örneğin duygular ve streslerin, bağışıklık sistemine etkilerini ve bedenin hastalıklara direncini düzenlerler. Bağışıklık sistemi ise patojenlerle karşılaşıldığında duyu organı gibi davranır; patojenlerle ortaya çıkan aktivasyon beyni alarma geçirir. Bugünkü bilgilerimize göre beyin ve bağışıklık sistemi arasındaki bu iletişim sitokinler sayesinde gerçekleşir. Sitokinler pekçok biyolojik aktiviteyi içeren bağışıklık cevabını orkestra gibi yöneten peptidlerdir. Bağışıklığın uyarılması ile örneğin interlökinler ve interferonlar hem periferde hem de beyinde üretilmeye başlar. Sitokinler özgül reseptörler sayesinde nöral, nöroendokrin ve davranışsal işlevleri etkileyebilme potansiyeline sahiptirler. Örneğin ateşin yanısıra HHA eksenindeki aktiviteyle ilgili hormonal cevaplar ve birtakım davranışsal değişiklikleri ortaya çıkarırlar. Fizik bir hastalığa sahip olan bir insan depresif bir mizaç, anoreksi, kilo kaybı uyku bozukluğu, yorgunluk, motor retardasyon, ilgi kaybı, bilişsel yetilerde bozulma gibi belirtiler gösterebilir. Enfeksiyonların akut dönemindeki bu davranışsal belirtiler topluca “hastalık davranışı” (sickness behaviour) olarak adlandırılır. Hastalık davranışı hastalık süreciyle ilgili veya ateşe eşlik eden belirtiler gurubu değil adaptif bir cevaptır. Bununla birlikte kronik infeksiyon durumlarında veya kronik tıbbi bir durum esnasında ağırlaşan-yoğunlaşan immün cevapla birlikte “hastalık davranışı” depresyona dönüşebilir. Hastalığa bağlı olarak ortaya çıkmış bu depresyon da tekrar yüksek düzeyde strese neden olur, fizik belirtileri daha karmaşık hale getirir ve kompliansı bozar. Biz bu bölümde genel medikal hastalıklara bağlı sitokinlerin aracılık ettiği depresyona, antidepresan tedavilerin mekanizmalarına değineceğiz.

FİZİK HASTALIK VE DEPRESE DUYGUDURUM

Depresyon tıbbi durumların veya medikal hastalıkların can sıkıcı partneridir. Fizik hastalığı olan vakalarda yaygınlığı %5 den %40’ı aşan oranlara kadar değişmektedir. Bununla birlikte depresyon bir fizik hastalıktan dolayı tedavi altına alınan hastalarda genellikle gözden kaçmaktadır. Fizik hastalıklarda tespit edilen depresyon “genel medikal bir duruma bağlı depresyon” tanısı ile adlandırılmaktadır. Böyle bir tanı ancak genel medikal bir durumun varlığında ve saptanan depresyonun bu medikal durum ile ilgisinin fizyolojik mekanizmalarla açıklanabilir olduğunda konmalıdır. Yapılan çalışmalar bu mekanizmaların genellikle bağışıklık sistemini ilgilendirdiğini göstermektedir. Bu tanı için depresyonun hastalığa, ağrıya, düşkünlüğe bir reaksiyon değil immün sistemin aktivasyonuna doğrudan bağlı olması gerekmektedir. 1. Ader R, Cohen N, Felten D. Psychoneuroimmunology: interactions between the nervous systemand the immune system. Lancet 1995;345: 99-103.2. Maier SF, Watkins LW. Implications of immune-to-brain communication for sickness and pain.Proc Natl Acad Sci U S A 1999; 96: 7710-7713.3. Dantzer R, Aubert A, Bluthe RM, et al. Mechanisms of the effects of cytokines. In: Dantzer R,Wollman EE, Yirmiya R, eds. Cytokines, Stress and Depression. New York: KluwerAcademic/Plenum Publishers; 1999: 83-106.4. Yirmiya R. Behavioral and psychological effects of immune activation: implications for"depression due to a general medical condition." Curr Opin Psychiatry 1997; 10: 470-476.

Deli kim? Napolyon mu? Kredi kartından nakit çekenler mi?

Deli kim? Napolyon mu? Kredi kartından nakit çekenler mi?

Bu yazı Popüler Psikiyatri Dergisi 42. sayısında yayınlanmıştır.

Bu günlerde ismi lazım değil baş harfi “F” olan bir banka, reklâmlarında kredi kartından nakit çeken bir kişiyi "delirmiş olmalı" deyip ambulansa paketleyip götürüyor. Bu bankayı tercihin ne kadar akıllıca olduğunu bilemem. Kendileriyle tanışıklığım, sadece teknoloji ürünleri satan bir mağazadan satın alacağım ürünü, o bankaya ait kredi kartı ile almam halinde %15 indirim yapacaklarını söylemeleri ile oldu. Üstelik 8 ay taksitle. "Peşin ödeyeyim, indirim yapın" dedim. Yapmadılar. Alacağım ürünün fiyatı 2000 YTL civarında olduğu için 300 YTL lik bir fark doğuyordu. Kredi kartını hemen mağazadan temin ederek ürünü satın aldım. Ama almaz olaydım. Her gün en az iki kısa mesajla taciz etmeye başladırlar. Kefilsiz 5000 YTL kredimi hemen alabilirmişim. Olur, başka? Şu gün şu kadar alışveriş yapın filanca yerden, ödemelerinizi iki ay sonra başlatalım. Benim yerime ödeyeceklerini söyleseler anlayacağım. Ama onu da demiyorlar!

Neyse tüm bunları bir kenara bırakalım. Kredi kartını çarşıda, pazarda dağıtan bankalar bizden daha akıllı olsalar gerekir ki limitini de kallavi koymayı ihmal etmiyorlar. Aslında yaptıkları bir balıkçının oltasını atıp beklemesinden ibaret. Dertleri balıkları toplamak tek tek. Cebinizde olmayan parayı harcamanızı ve sıkıştığınız yerde kredi kartının asgari ödeme miktarını aşıp faiz çarkına düşmenizi bekliyorlar. Çok akıllılar. Çünkü ödemelerini düzenli yapan kredi kartı kullanıcısının hiçbir cazibesi yok. Asgari ödemeyi yapacaksınız ki faiz işleyecek banka parasına para katacak. Paralar küçük belki ama sizin gibi binlerce, on binlerce kişi olunca rakamlar büyüyor, büyüyor adeta bir kartopunun çığ haline gelmesi gibi. İşte bu yüzden daha çok kredi kartı dağıtıyorlar, alışverişlerinizi kredi kartına yönlendiriyorlar. Yine bu yüzden memleketimde ekonomiyi kayıt altına alacağız bahanesiyle, harcanan her paradan bir miktarı yurt dışına göndermemizi sağlıyorlar. Evet, çok akıllısınız.

Biz de akıllı olalım: Kredi kartı yerine nakit harcayalım. Yaptığımız her alışverişin fişini alalım. Böylece kendi ekonominizi düze çıkarırken memleket ekonomisinin de düze çıkmasına ufak da olsa bir katkıda bulunmuş oluruz. Cebimizde olmayan ya da kazanamayacağınız parayı harcamanın getireceği sıkıntıları yaşamamış oluruz. Birçok kişi cebinde olmayan parayı harcayıp bir süre sonra sıkışıyor. Kişi kendi yaptığından sorumludur elbet. Ancak kredi kartı intiharlarının müsebbibi bankalar olduğu kadar, onları denetlemeyen ve gelişigüzel kredi kartı dağıtılmasına müsaade eden devlet de aynı zamanda sorumludur. Kredi kartı çılgınlığımız bu hızla devam ederse her gün yeni insanlar için deniz bitecek ve karaya vuran bir sürü insan sosyal sorunları da beraberlerinde getirecek.

Şimdi geleceği belli olmayan bir parayı harcayan kişinin ne kadar akıllıca davrandığını sorgulayalım : Psikiyatrik tanılarda sınır koymakta zorlanmanın çok ciddi bir sorun olduğu üzerinde durulur. Bu konuda kişilik bozukluğu olan bir kişi sosyal ilişkilerinde, cinsel yaşamında ve para harcama konusunda zorlanır. Örneğin sınırsız harcar, ilişkilerine sınır koyamaz. Manik bir kişi de yine ilişkilerinde sınır sorunu yaşar ve kazandığından çok harcar. Çoğunlukla da hastalık dönemi bittiğinde ödeyemeyeceği kadar çok harcamış olarak dönemden çıkar. Ödeme zamanı çoğu kere depresyon dönemine denk gelir ve ödeme güçlükleri depressif hali daha da ağırlaştırır. Burada kişinin sorunları bankayı ilgilendirmez o kanunen alacaklıdır ve hakkını almak için bir süre sonra yasal yollara başvurabilir. Böylece ortaya çıkan sorunun boyutu biraz daha büyür. Bu sorunu yaşayanların sayısı arttıkça sosyal patlamaların da yaklaştığını söylemek safdillik olmaz.

Her ne şekilde olursa olsun insanın yaşamına koyması gereken sınırlardan biri de ekonomik sınırlardır şüphesiz. Atasözlerimizin arka planında çoğu kere ciddi psikodinamik süreçler yatmaktadır. “Ayağını yorganına göre uzatmak" bu anlamda psikiyatrinin koymaya çalıştığı sınırları tam olarak ifade eder.

Şimdi gelelim ana konuya; banka kredi kartından nakit çeken adama "deli" demek ne kadar etiktir? Bu bir damgalama mıdır? Bu bir aşağılama ifadesi midir? Deli olmak kişinin kendi elinde olan bir şeydir de ondan mı delirmiştir?

Kişinin şuur ve hareket serbestîsi olmadan yaptığı bir şeyde mesul tutulmadığı ve ceza almadığı da varsayılırsa, hakikaten "delilik" tam bir mazur görülme halidir. Gerçeği değerlendirme yetisinin kaybolduğu ve buna bağlı olarak kendi kafasında ürettiği bir takım değerlerle hayatını idame ettiren ve çoğunluğun değerleri ile örtüşmediği için de farklı algılanan kişiye delilik ithaf edilir. Peki, biz tarihte deliye deli olduğu için zil takıp ortalıkta dolandırmış mıyız? Hayır. O halde deliye bile deli demeyen bir kültürün mirasçıları olarak biz, bir reklam kampanyasının ana sloganı haline getirilmiş delilik damgalamasına sadece gülüp geçecek miyiz ? Görsel reklamlarda banka kartından para çektiği için kendine ya da çevresine zarar vermesi engellenmek için kullanılan gömleği giydirip ambulansın arkasına tıkmak ve Napolyon’un bile “para para” dediği halde eleştirdiği bir adama deli diyerek reklam yapmak ne kadar doğrudur.

Ben “F” harfi ile başlayan bankayı yaptığı reklâmdan ötürü, “deli” damgalama kelimesini bu şekilde kullandığı için kınıyorum.
Kredi kartı çılgınlığına dur demedikleri için yetkilileri de kınıyorum. Soysal patlamaların önüne sadece muhtaçlara ekmek, kömür dağıtmakla olmaz. İnsanların sosyal sorunlarını artıracak yollardan gitmelerini de önlemelisiniz. Kredi kartı çılgınlığında susuzluğu deniz suyu ile gidermek gibi bir durum vardır. Nakit ihtiyacınızı karşılamak için bankadan kredi almak günü birlik ihtiyaçlar için nakit kredi kullanmak susayan bir adamın deniz suyu içmesi ile susuzluğunun biraz daha artmasına benzer. Yandıkça içer, içtikçe yanarsınız. Bunun çaresi az da olsa tatlı su içmektir. Yani zaruri ihtiyaçlar dışında tasarruf etmektir. Zorunlu olmayan harcamalarımızı ise paramız olursa yapmaktır. Yani neymiş, ayağımızı yorganımıza göre uzatmakmış!

Şimdi sorarım size, deli kim? Napolyon mu? Kredi kartından nakit çekenler mi?

Dürtü Kontrol Bozukluğu Sanal Da Olabilir.

Dürtü Kontrol Bozukluğu Sanal Da Olabilir.

Dürtü Kontrol Bozukluğu Sanal Da Olabilir.

Her insan yaptığı davranışı kendi kişilik, ahlak ve inandığı yada yıllardır oluşturageldiği davranış kalıbı süzgecinden geçirir. Çok ekstra bir durum olmadığı müddetçe de davranışlar kontrol altındadır. Yani içinden geldiği gibi davranmaz insanlar. Yani, bir filtreden geçirir önce davranışını sonra yapar. Ancak bazıları için durum biraz daha farklıdır.

İçinden geldiği gibi, hiçbir kural tanımadan davranmanın adıdır dürtü kontrol bozukluğu. Yapmamanız gerektiğini düşündüğünüz işler oldu mu hiç ? Ya da yaptıktan kısa bir süre sonra yaptığınız için pişman olduğunuz. Yada yazdığınız bir elektronik posta iletisinin gönder tuşuna basınca ben ne yaptım tüh vah dediğiniz. Yada iletiyi gönderdiğiniz kişiye defalarca özür maili gönderdiğiniz. Öfkenize mani olmayıp patladığınız ve sağı solu dağıttığınız oldu mu peki? Bunlar her insanın hayatında yaşanabilecek ihtimallerdir. Hepimiz bunları bazen yaşarız ama alışkanlık haline geldi ise o zaman dikkatli olmak ve ne oluyor bana demek gerekir.
Ne tür dürtü kontrol bozuklukları vardır.
Genel olarak dürtüler hakim olamayarak sonunda pişman olunacak işler yapma durumuna dürtü kontrol bozukluğu diyoruz. Bunların en sık görülenlerinden biri öfke patlamalarıdır. Bazen ufak tefek nedenlerle de olsa büyük tepkiler vermekle karekterize bir durumdur.
Piromani de ise yangın çıkarma ve ateş yakmaya karşı dayanılmaz bir istek vardır derinlerden gelen. Trikotilomani de yine dürtü kontrol bozukluklarından biridir ve saç, kirpik gibi vücuttan kıl koparma şeklinde özetlenebilir. Bazen deriyi koparmaya kadar varabilir.

Çok bilinen ve romanlarda filmlerde gizemli bir şekilde işlenmiş içindeki çalma dürtüsüne karşı koyamama ile kendini belli eden bir durum vardır ki ona da kleptomani diyoruz. Burada kişi kendini kontrol edemeden ihtiyacı olmadığı halde maddi değeri çok küçük bile olsa çalma dürtülerine karşı koyamaz.
Yine patolojik kumar oynama ayrı bir kontrol sorunudur ki bir çok psikiyatrik rahatsızlıkla beraber kendini gösterebileceği gibi sadece kumar oynamaktan kendini alıkoyamama olarak ta görünebilir.
Tüm dürtü kontrol bozukluklarında yapılması gereken en önemli tedavi metodu iç görü kazandırmaya yönelik uygulanacak terapilerdir. Ancak bu durumlar başka psikiyatrik rahatsızlıklarla birlikte görülecek olurlarsa o zaman bu kişilere de uygun ilaçlar başlanarak tedavileri sağlanabilir. Bu tür dürtü kontrol bozuklukları depresyon , mani , kaygı bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk , davranış bozukluğu , dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu , madde bağımlılığı gibi bir çok psikiyatrik duruma eşlik edebilir.
Ben son zamanlarda tüm bu dürtü bozukluklarına ilave edilebilecek yeni bir durumu daha ilave etmek istiyorum. Bu bilimsel bilgide yok henüz. Ama yaşamsal bilgide pek çoğumuzun başına geliyordur. Yazışmalar için kullandığınız elektronik posta iletilerini yazarken yaşanan dürtü kontrol sorunu. Reel yaşamda yapamadığınız bazı şeyleri dijital alemde yapma. Bu bazen sonradan pişman olunsa da web dünyasında geçirilen zaman ve ziyaret edilen siteler için geçerli olabilir. Her seferinde kendi kendine pişmanlıklarını ifade edip ama her akşam internetin başına geçtiğinde ziyaret ettiği porno siteler için kendi kendine belalar okuyan danışanlarımdan tutunda, chatte geçirdiği zamandan dolayı sorun yaşayanlara kadar çok ciddi bir grubu ilgilendiren durum oldu artık bu. Bir ucu ile bağımlılık diğer ucu ile sanal dürtü kontrol bozukluğu olarak adlandırabileceğimiz bir durumdur bu yaşanan. Sanal alemde dürtü kontrol bozukluğu adını koymayı öneriyorum meslektaşlarıma.

Sağlıklı ve kontrollü tepkiler verilecek zamanlarda yaşamanızı dilerim.

Dünyada Cenneti Yaşamak...

Dünyada Cenneti Yaşamak...

Karanlığı itin yaşamlarınızdan ve aydınlığa yer açın. Zaten karanlık itilirse geriye kalan yerde mutlaka bir başlangıç yapacaktır aydınlık. Tüm kötü düşüncelere kıskançlıklara, hırs ve ihtiraslara kolayca zengin olmanın aldatıcı cazipliğine kanmayın. Gerçek zenginlik yüreğinizde büyüttüğünüz zenginliktir. O bitip tükenmek bilmez. Sınırsız ve ölçüsüzdür.
Yaşamın kargaşası, kaygan zeminlere taşır çoğunlukla sizleri. Buna direnin. Kaygan zeminlerde ilkelerinize sadık kalarak yaşamak eğer artık imkansız bir hale geldiyse bırakın bu yeri her neresiyse orası. İlkesiz yaşamlar bizi bize yabancılaştıran, kararlarımızı es geçirtip sonra o azgın zihni karanlık insanların neredeyse kulu kölesi haline dönüştürür. Kendinize olan inancınızı yitirirsiniz. Bu inanç ise asıl derinlerde öylesine bırakıp adeta unuttuğunuz işte bu yüreğinizdeki zenginliktir.
Kendine olan inancı yüksek insan, kararlarını rahatlıkla verebilen ve verdiği her kararın rahatlıkla sorumluluğunu üstlenebilen insandır. Yaşamı denge içindedir. İyi yada kötü sonuçlanması fark etmez, o; her olaydan mutlaka kendisine ders çıkaran ve bir şeyler öğrenendir. Her öğrendiği şey ve karşılaştığı farklı insanlar ona sürekli bir kazanç sağlar. Onlar; insanların her olaya yaklaşımı, onların düşünce modelleri, sevgi ve nefret duyguları, insanlara yaklaşımları, zevk ve renk uyumları, damak tatları, giyim kuşamları, konuşma, yazma ve hatta araba kullanmalarına kadar tüm değişikliklere bakarak kendilerini büyütüp geliştirecek çok değerli bilgiler öğrenirler.
Bu farklı hal gelişme ve sürekli yenilenmeyle kararlı bir durum ortaya çıkarır. Sonra yaşamak sizin için bir zevk haline gelir. Kendi dışınızda sizi geliştiren bu değişik faktörlerle bir bütün haline gelirsiniz. Denge belki de hiç şimdiye kadar değer vermediğiniz bir kavram olarak yaşamınızın her boyutunu köklü bir şekilde etkilemeye başlar ve zihinsel yönden olağan üstü bir rahatlama yaşamaya başlarsınız. İşte bu yaşam adeta dünyanın bir cennete dönüştüğü yaşamdır. Cennetiniz içinde kimse size zarar veremez. Kimse ve hiçbir olay sizi üzemez. Kolayca sevinir ve kolayca sonuca ulaşırsınız. İstemeniz ve karar vermeniz yeterlidir. Her şey neredeyse kendiliğinden oluverir. Kendinizi adadığınızda o adanmışlığınız oranında hedefe giden yolda sadece düşünmeniz bir çok şeyin kendiliğinden oluvermesini sağlar. Tüm düğümler hedefe odaklandığınızda kendiliğinden çözülmeye başlar. Bir söz söylersiniz o söz tam hedefe giderek onu adeta on ikiden vurur ve gerçekleştirir. Bir insan düşünürsünüz ve kısa bir süre sonra onu karşınızda bulursunuz. Bir isteğiniz belirir içinizde o an sizin yapamayacağınız bir istektir bir bakarsınız bu isteğiniz sizin dışınızda başka bir insan tarafından yapılıverir. Adeta elinizde sihirli bir değneğiniz vardır. Sihirbaz haline gelirsiniz.
Karşınızda duran insanın bir süre sonra içini okumaya başlarsınız. Yalancı ve gerçek tebessüm artık gözünüzden hiç kaçmaz. O içinden sizin için nasıl duygular geçiriyorsa ve bu duygu yoğunluğu her nasılsa hiç fark etmez mutlaka siz onu anlarsınız. Yanılma payınız son derece azalır. İnsanları son derece iyi tanımaya ve olayları son derece güzel analiz yapmaya başlarsınız. Olayın başlangıcından sonunu anlamaya ve hatta sonunda nasıl ve ne şekilde gerçekleşeceğine kadar anlamaya başlarsınız. Bu sizin gerçek anlamda akıl sahibi olduğunuz anlamına da gelir. Çünkü akıl sahibi olmak bir olayın sonunu görebilmek demektir.
Sizleri akıl sahibi olmaya davet ediyorum. Bu pek o kadar da kolay değildir. Önce siz karar verin ve sonra ben sizlere neler yapmanız gerekiyor bunlar hakkında bilgiler sunayım. Fakat eğer sağlam bir karar veremediyseniz sakın benden yada bir başkasından yardım istemeyin. Kimse size yardım edemez. Size en çok yardım edecek olan insan yine sizsiniz. Bu kararı verdikten sonra sizin için yapılacaklar listesi vardır. Profesyonelce kendi kişiliğinize göre zihninizin gelişmişliği ve bu gelişmişlikten öte kalitesine göre bir zaman sonra çalışma ve gayretlerinizin ardından akıl sahibi, erdemli, dünyasında cenneti yaşayan bir insan haline gelebilmeniz mümkün olur.

KRONİK HASTALIKLARLA PSİKOLOJİK MÜDAHALE

KRONİK HASTALIKLARLA PSİKOLOJİK MÜDAHALE

Şeker hastalığı, inme ( Beyin Felci), hipertansiyon ( yüksek tansiyon) gibi kronik( müzmin ) hastalıklar bedensel olarak bizi zorladıkları gibi psikolojik olarak ta yıpranmamıza sebep olurlar. Ortay çıkardıkları fizik yetersizlikler nedeniyle insanlar başkalarına muhtaç duruma düşerler. Bu yüzdende bakım hastaları olarak hayatlarını sürdürmek zorunda kalırlar. Temel güven duygumuzun zorlandığı böyle bir durum kadın hastalar tarafından daha kolay adapte olunan bir durumdur. Erkek hastalar ise yaşadıkları yetersizlik duygusu kabullenmekte ileri derecede zorlanırlar. Bu zorlanmada dışarıya yansırken de aşırı mızmız insanlar olarak karşımıza çıkarlar. Sinirli davranışları zaman zaman sözel ve fiziksel agresyonları olabilir. Kadınlar ise ta doğuşlarından itibaren fizik ve fizyolojik özellikleri ayrıca psikolojik yapıları nedeniyle bakıma muhtaç olmayı daha kolay kabullenebilmektedirler.

Bunun nedeni kadın ve erkeğe gerek toplum, gerek fizik özelliklerinin ve psikolojik yapılarını yüklemiş olduğu roldür.Erkeklerin doğasında güçlülük ve etrafına hükmetmek dürtüsü kadınlarda ise sahiplenilmek ve korunmak dürtüsü daha ön plandadır. Tabi bunu tersi durumlar da vardır ancak bu durumda sanırım yaşanılan durumda tersine dönecektir.

Dolayısıyla erkeklerin kronik hastalıklarda fizik yetersizliklerini kabullenmekte zorlandıkları bu nedenle daha huysuz ve çekilmez oldukları da doğrudur. Bu erkekler aman dikkat kronik hastalıklardan korunmaya bakın. Tabi elinizden gelenlere karşı.

GEBELİK VE DUYGULANIM

GEBELİK VE DUYGULANIM

Her gebe kadın gebe kaldığını fark ettiği andan itibaren annelik duygusunu yaşamaya başlar. Bu duygunun hissedilmesi ile anneler farklı bir havaya bürünürler ve daha şefkatli bir varlık haline dönüşürler. Ancak bu süreç içerisinde değişimler bazen olumsuz yönlere de kayabilir. Depressif ruh hali en sık karşılaştığımız sorunların başında gelir.

Bu durumda değişen kadınlık hormonları ve gebelikle birlikte artan farklı salgılar rol oynar. Eğer değişime vücut adapte olamazsa gebeler de sıkça ağlamalar yaşama karşı arzularını kaybetme, bebeği istememe, kendi değersiz görme bazen de bebeği aldırma düşünceleri de yoğunlaşabilir. Bunlar genellikle kısa bir süre içeri,sinde gelip geçici durumlardır. Eğer 2-3 haftadan daha uzun sürerlerse gebenin yakınları da dikkatli olmalıdır. Depresyon geliyorum diyebilir.

Gebelikte kan akışından tutunda kiloya kadar bir çok başka değişimlerde yaşanacaktır. Değişimler her zaman stresi beraberinde getirir, değişimler istenen arzulanan değişimler olsa bile. Gebelik ve yeni bir canlıya alışmak kadınlar için bazen sanıldığından zor olmaktadır. Bunun için gebeliğin planlı olması çok önemlidir. Psikolojik olarak hazır olmak yaşanan kaygıları minimuma indirir.

Ayrıca gün içerisinde sıkıntı huzursuzluk nefes alma zorluğu gibi mevcut fizyolojik değişimlerinde arttırdığı ruhsal sıkıntı hali görülebilir. Anksiyete bozuklukları adı altında toplanan bu durumlar depresyondan sonra ikinci sıklıkta görülür. İç sıkıntısı, huzursuzluk, aniden bastıran sanki boğuluyormuş gibi olma hali, yerinde duramama, kapalı ve dar alanların gebeyi sıkması asansör gibi bazı mekanlarda yaşanan aşırı huzursuzluk hali en sık görülen durumlardır.

Geçmişinde psikiyatrik sorunlar yaşayan kadınların gebeliği planlamadan önce son kez psikiyatristleri ile durumlarını değerlendirmeleri faydalı olacaktır. Zira gebe iken ilaç kullanımı şansımız kısıtlanmakta ve bu tür sorunlarda psikoterapiye geç cevap vermektedir. Unutmayın beklenmedik her durumda olduğu gibi sürpriz bir gebelik sıkıntınızı artıracaktır. Planlı bir gebelik her anlamda sizi rahatlatacaktır.

AŞIRI HIZ TUTKUSU VE NEDENİ

AŞIRI HIZ TUTKUSU VE NEDENİ

Son zamanlarda artan bir tutku, aşırı hız ve sonucunda gelen kazalarla gündemde yer buldu. Sonrasında gelen ölümlerle hayatı kararan gençler herkesi üzdü. Ancak halen gençlerimiz Bağdat caddesinde hız yapıyorlar. Kedi hayatlarına başkalarının hayatına mal olacak bir tecrübeyi yaşamaya devam ediyorlar. Peki neden böyle bir şeyi yapıyorlar ? Bir insan neden böyle bir şeyi yapar neden kendi hayatını riske eder ?

Hayatının her anında istediği her şeye ulaşabilen tatminsiz bir nesille karşı karşıyayız. Bu da tatminsiz ruhlarda tatmin arama çabasını beraberinde getiriyor. Risk alma gerek bedensel heyecanı artırması gerekse ruhsal heyecan sağlaması dolayısıyla zevk verici bir durumdur. Kumar oynamak, eski zamanlarda yapılan düellolar, Rus ruleti gibi durumlar alınan riskin büyüklüğü ile orantılı olarak heyecanı artıran durumlardır. Normalde heyecanın arttığı durumlarda artan adrenalinle kalbimiz daha hızlı çarpar ve algılarımızda değişimler olur. Bu da bazen cinsellikteki orgazma benzer bir şekilde zevk almayı beraberinde getirir. Tehlikeli sporlar (dağcılık, araba yarışları vs) bu anlamda yaşanan zevki artıracak durumlar olarak karşımıza çıkar.

Şimdi gelelim caddelerde pahalı ve lüks arabalarını yarıştırıp kendisini ve çevresini riske eden gençlerin durumuna. Yaşanabilecek zevklerin tümünü yaşamış ve duyulabilecek heyecanlar konusunda her türlü zevki tatmış bir insanda tatminsizlik başlar. Bu anlamda farklı arayışlar baş göstermeye başlar. Bu arayışlar içerisinde madde kullanımı oldukça sık görülen durumlardır.

Riske ettiğinizin sizin için değeri ne kadarsa heyecan o kadar artar. Milyarder bir adam için 1 milyarın değeri, kıt kanaat geçinen birinin
1 milyona verdiği değerden daha azdır. Dolayısıyla o meblağ onun heyecanlandırmaz ve tatmin etmez.

Bu durumda riske edeceğiniz en kıymetli şey canınız ve bedeninizdir. Hiç kimse bedenine paha biçemez. Dolayısıyla onu riske etmek heyecanı sonsuz artırır.

Tatminsiz ve hayatında sınır tanımamış birisi içinde hayatını riske etmek başka zamanlarda yaşanmayacak bir haz ve heyecan sağlayabilir.

Bu açıdan Bağdat caddesinde yaşanılanları bu gözle değerlendirmeli ve ona göre davranmalıyız.

Kleptomani

Kleptomani

İhtiyacı olmadığı ve hemen kullanmayacağı halde hiçte maddi değeri nedeniyle alamayacağı yada satıp parasını değerlendirmeyi düşünmediği halde bazı şeyleri çalmak (izinsiz almak ne derseniz deyin) suretiyle onlara sahip olma şeklindeki bir dürtü kontrol bozukluğudur.

Kişi çoğunlukla o malı satın alabilecek yeterli maddi birikime sahip olduğu halde içinden gelen şiddetli çalma dürüstüne karşı koyamadığı için çalmaktadır. Genellikle bu çalma eylemi birinden intikam alma amacıyla yapılmaz. Yaptığının ne kadar yanlış ve uygunsuz olduğunu bilr ama karşı konulmaz dürtü ona bun yaptırır.

Bu rahatsızlığın çocukluk yaşlarında başladığı görülür. Çalma eylemi öncesinde çoğunlukla şiddetli bir içsel sıkıntı duyulur.Çalma eyleminden sonra mutluluk, rahatlama hissedilir. Hatta bazıları sonrasında orgazm benzeri bir rahatlama hissettiklerini söylerler. Bu rahatsızlık çok nadir görülür. Ancak kişi yakalanırsa yada bundan aşırı dercede rahatsız olursa itiraf ederse ortaya çıkar.

Ahmet Altanın Aldatmak romanında aldatan kadın kleptomani hastası olmuştur.


Kleptomani kadınlarda erkeklere oranla yaklaşık dört kat fazladır. Bunun bir nedenide çalan kadınların hastaneye çalan erkeklerin hapishaneye gitmesi olabilr. Çocuklukta yaşanmış olumsuz deneyimler, travmatik yaşantılar çoğunlukla altta yatar.

Tedavide çoğunlukla kişinin bunu yapma nedeni düşünce akışındaki kırlıma anlarını tespit ve buna bağlı patolojlilerin araştırılması ve tedavi edilmesi ilk hedeftir. İlaç bazen kullanılır asıl tedavi psikoterapidir.

İNTİHAR DÜŞÜNCESİ VE ÖLÜM RİSKİ

İNTİHAR DÜŞÜNCESİ VE ÖLÜM RİSKİ

Modern çağın insanı çözümlerin tükendiğini hissettiğinde intiharı çözüm gibi görebiliyor. Özellikle psikiyatrik rahatsızlıklarda yaşanılan sıkıntının dayanılmaz olduğu an kaçış gibi ortaya çıkabilen intihar girişimine dikkat etmek gerekir. Her ne kadar bir çok girişim ölümle sonuçlanmasa da bıraktığı bir sürü sekel ile hayatın geri kalanında ciddi sorunlara yol açmıştır.

Bu nedenle intihardan söz eden hayatın anlamsızlığından bahseden kişilere etrafındakiler dikkat etmelidir. İntihar için risk grubunda bulunanlar için aşağıdakilere dikkatle incelenmelidir.

CİNSİYET

İntihardan bahsetmeye başlayan erkekler kadınlara göre daha risklidirler. Tamamlanmış yani ölümle sonuçlanmış intihar girişimlerinde oran bir kadına karşılık 4 erkektir

YAŞ

Özellikle beyaz erkeklerde olmak üzere yaşlılarda gençlerden daha fazladır.

DAHA ÖNCE PSİKİAYTRİK RAHATSIZLIK

İntihar eden vakaların % 70’inden fazlasında intihardan önce bir depresif atak vardır.

DAHA ÖNCE İNTİHAR GİRİŞİMİ

Tahmin ettirici olabilir. İntihar sonucu ölen hastaların çoğunluğu bunu ilk ya da ikinci girişimlerinde bunu başarır. Çok sayıda girişimleri olan hastalar (4 yada daha fazla) intiharı gerçekleştirmekten çok gelecekte yeni girişimlerde bulunma riski altındadırlar.

ALKOL KULLANIMI

Muhtemelen kendini tedavi etme amacıyla, son zamanlarda başlamış alkol veya kendiliğinden uyku ilacı kullanımı varsa risk artmıştır.

MANTIKLI DÜŞÜNCENİN KAYBI

Şiddetli bilişsel yavaşlama , psikotik özellikli depresyon, varsa risk artar.

ORGANİZE PLANLAMA

Depresif bir hasta tedavi edilirken, intihar konusunda organize bir planının bulunup bulunması (mesela ilaç alıp ölmek bir yerden atlayıp ölmek gibi) başarılmış intiharı artırır. Bu nedenle hem doktor hem de hasta yakınları mutlaka bu konuda dikkatli olmalıdırlar.

EŞİN OLMAMASI

Sosyal desteğin kötü olması da başarılmış intiharları artıra bir faktördür.

HASTALIK

Psikiyatrik hastalığın üstüne ilave oluş tıbbi bir hastalıkta intihar riskini artırır.

SONUÇ

Sonuç olarak etrafınızdaki insanlardan biri hayatın anlamsızlığından bahsetmeye başlamışsa veya size hayat yaşamaya değmez geliyorsa bunun altındaki sorunun çözümünü aramanız gerekir. Ve tedavi ettirmeniz gerekir.

Her şeye rağmen hayat yaşamaya değer.

BUNAMAYA GENEL BAKIŞ

BUNAMAYA GENEL BAKIŞ

"Benim babam 65 yasında. Bir kaç aydır davranışlarında değişiklikler olmaya başladı. Çok çabuk unutuyor.Her şeyi tekrar tekrar soruyor.Yakın akrabalarımızı bile zaman zaman tanımıyor.Hatta her gün gördüğü torunlarına bile; Sen kimin oğlusun? Buraya neden geldin ?... gibi sualler soruyor.Evin içinde tuvaleti bulumadığından bazen küçük abdestini altına kaçırıyor sonra üzülüp ağlıyor . Birde her şeyden önemlisi yeni olayları hatırlamıyor.Mesela sabah konuşulanlar hiç olmamış gibi davranıyor ancak eskileri günde bir kaç defa dinlediğimiz oluyor. Bu durum zaman zaman düzeliyor ama genelde artıyormuş gibi geliyor bize."


İnsanoğlunun beyni diğer tüm organları gibi her gün biraz daha yaşlanmakta ve işlevini eskisine göre daha az yapabilmektedir. Genelde bu kayıp uzun zamanlarda gerçekleştiğinden çevre tarafından farkedilmezler. Ancak yukarıda anlatılan tablo gibi bizim demans olarak değerlendirdiğimiz tablolar oluştuğunda herkesin rahatça farkettiği BUNAMA (Demans) tablosu ortaya çıkar. Bu durumun ne zaman ve hangi nedenle ortaya çıktığı konusu burada açıklayamayacağımız kadar uzundur. Ancak Bunumada (demans ) ortaya çıkan belirtileri aşağıdaki gibi sıralamak mümkindir.

Bellek bozukluğu olması yani yeni bilgileri öğrenme ve daha önceden öğrenilmiş bilgileri hatırlama yeteneğinin bozulması buna bağlı olarak hafızadaki boşlukları uydurulmak suretiyle doldurulması.

Konuşmada bozulma,

El kol ve ayaklarda gözle görülür bir bozulma olmamasına rağmen günlük işlerini yerine getirememe (Elbiselerini giyememe , düğmelerini düğmeleyemez ,kaşığı tutamam vs)

Duyu organlarında bozukluk olmadığı halde nesneleri tanıyamama, isimlendirememe ne işe yaradıklarını söyleyememe.

Tasarlama organize etme karar verme belli işleri sıraya koyma ve soyut düşünme yeteneğinin bozulması gibi durumların varlığı.

Bu durum demans olarak adlandırır. Bu rahatsızlıkların tedavi neticesi tam manasıyla düzeltilmesi mümkin olmayabilir ama kişinin günlük işlerini daha iyi yapabilmesi çevresi ile yaşadığı uyum problemlerinin en aza indirilmesi için yapılacak bir takım müdahaleler vardır.

Bu tür hastaları mümkin ise hep aynı evde ikamet ettirmek , eşyalarının yerini hep sabit tutmak yani hayatındaki değişiklikleri en aza indirmeye çalışmaktır. Çünki öğrenme yetenekleri de kısıtlanan bu tür hastalar yeni çevreye uyum sağlamakta çok zorlanırlar. Bu nedenle yaşadıkları her problemde çevresindekilere sıkıntı verebilecek olaylara neden olurlar.
Bunama >> ALZHEİMER TİPİ BUNAMA

ALZHEİMER TİPİ BUNAMA

Daha önce elde edilmiş entelektüel yetilerin gerilemesi ile belirgin bir rahatsızlık olup sosyal ve mesleki fonksiyonları bozar.
Demans 65 yaşın üzerindeki insanların %5-11 inde, 85 yaş üzerindekilerin ise %50 sini etkileyebilir.

DEMANS (BUNAMA) TANISI KOYMAK İÇİN

Aşağıdakilerin en az ikisinin varlığı:
1 - Bellek bozukluğu
2 - Bilişsel bozukluk varlığı
a- Dil bozukluğu
b- Motor işlevlerde bozulma
c- Duyu organlarının bozukluğu
d- Tasarlama organize etme sıraya koyma gibi işlevlerde bozulma


BUNAMANIN NEDENLERİ

a - İlaç zehirlenmesi,
b - Depresyon
c - MSS enfeksiyonları
d - Kafa içi kanamalar
e - Beyin Tümörleri
f - Vitamin eksiklikleri
g - Tiroid bezi gibi bazı içsalgı bezi hastalıkları
h - Hipertansiyon
ı - Çoğul Beyin Kanamaları
i - Bazı sistemik hastalıklar


ALZHEİMER TİPİ BUNAMAMIN RİSK FAKTÖRLERİ

a - Aile Öyküsü
b - Genetik yatkınlık
c - Cinsiyet
d - Eğitim
e - Travma
f - Alüminyum Zehirlenmesi
g - Beyin İnfeksiyonları
h - İlaç kullanımı

BUNAMA BELİRTİLERİ

Başlangıçta Belirtiler
* İsimleri tarihleri unutma
* Kelimeleri bulmama
* İşine çevresine ilgisizlik
* Hastalığını kabul etmeme

Orta evrede Belirtiler
* Belirgin unutkanlık
* Kişileri tanıyamama
* Yıkanma giyime gibi günlük işeri yapamama
* Hayaller görme, depresyon gibi ruhsal bozukluklar
* Paranoid bozukluklar

İleri evrede Belirtiler
* Aile üyelerini tanıyamama
* Yemek yeme, yürüme güçlüğü
* İdrarını, dışkısını tutama
* Ciddi davranış bozukluğu
* Genel tıbbi durumun bozulması


Alzheimer demans ta ne yazık ki bu gün için tedavi yoktur. Ancak belli bir süre ilerleme hızını durduracak yada yavaşlatacak bazı yeni tedavi olanakları bulunmaktadır.

* İlaç tedavisi Alzheimer hastalığını tamamen durdurmaz, ancak bellek kaybı dahil, çeşitli zihinsel bozuklukların hafiflemesini sağlar. Böylelikle hastanın günlük yaşam aktiviteleri daha uzun süre korunur.

Depresyon, huzursuzluk, uykusuzluk yada gerçek dışı hayaller görme gibi davranış bozuklukları için uzun zamandır kullanılmakta olan çok sayıda etkili ve güvenilir ilaçlar bulunmaktadır.

*Ancak bu tedavilerin tümü hekimlerin önerebileceği ilaçlardır..


Hastalık ilerledikçe bakım işi zorlaşır.
Günlük yaşam aktivitelerine yardıma muhtaç hale gelebilirler.
Hastanın ev içine ve dışında güvenliği sağlanmalıdır
Araba kullanmamalıdır
Para kullanmamalıdır.

Yeni durumlara adapte olmak zor olacağından sıkıntılarını artırmamak için bu tür hatların çevreleri mümkün olduğunca az değiştirilmelidir.

Çocukların Özgüvenlerini Geliştirmek İçin

Çocukların Özgüvenlerini Geliştirmek İçin-2

"Biz" Ne demek? (Biz Neyiz?)
Dünyaya sevimli bir bebeği misafir etmek isteyen anne ve baba ne için bir aradalar?
Hemen hemen hepimiz eşimizi sevdiğimiz,onunla yaşamanın iyi olacağı düşüncesiyle evleniriz.şimdi isterseniz biraz "bizi" keşfedelim...şu cümleler üzerinde bir düşünce egzersizi yapabiliriz:

1+Ben eşimle sadece onu mutlu etmek için beraberim.
2+Eşim benim ikinci hayatım.
3+Eşimle her konuda bilgi,düşünce ve duygu için diyalog kurabilirim.
4+Eşim bana hayatta en yakın insan
5+Eşim bana güven duyuyor.Bu çok hoşuma gidiyor.
6+Ben hayat arkadışımı seçtim o da beni seçti.Eşim beni gerçekten seviyor.
7+Eşimle çok iyi anlaşıyoruz....

"yukarıda örneği verilen cümleler üzerinde düşünerek içselleştirin ve eşinizi sürekli güzel bir konumda tutun." göreceksiniz ki eşiniz de sizi sürekli güzel bir konuma yerleştiyor. İlişkinize sürekli pozitif bir enerji verin.Hiçbirşey birlikteliğinizi bozamaz.Siz zaten birşeyleri,birilerini yıkmak için değil yapmak,kurmak için birliktesiniz.İlişkinize ve çevrenize pozitif hayat dalgalarını evrensel olarak yayın...Düşünün uygulamalarınız arttıkça bir gün sevimli bir yavrucağa daha güçlü bir enerji yayacaksınız.Onun an ve an pozitif bir yapıya kavuşmasına vesile olabilirsiniz..
İnsan her zaman çevresinden bir şeyler alır ve verir.Kahramanınıza kucak açacaksınız.

Bir davranışın ilk başlangıç noktası düşünseldir dediğimizde siz ilkönce en doğrusunu,en güzelini,en heyecan vericisini düşünürseniz eylemlerinizde öyle olacaktır.Biliyorsunuz;düşüncelerini değiştiremeyen insan hareketlerini değiştiremez.

Eşinize ve evliliğinize karşı oluşturduğunuz pozitif düşüncelerinizi destekleyin,uygulayın ve geliştirin:
+Eşinize sürekli coşkulu bir aşık olun.Onu sürekli keşfedin.Fiziksel,ruhsal,davranışsal, olarak onun size nedemek istediğini çözümleyin. Ona dokunurken savaşmayın,onu hissedin;Sizin de bildiğiniz gibi her insan bir evrendir,o evreni yaşayın.
Dengeleri kurun arkadaşım,dostum,sevgilim... her zaman karım ya da kocam...arasıra televizyonu kapatarak ,belki de hafif bir ışıkta,sevdiğiniz bir müziği çalarak:diyalog kurun,konuşun,geriyi,şimdiyi,ileriyi düşünün,hayatı konuşun,gözlerinizi kapayın belirlediğiniz kurguları birlikte yaşayın...
Bİrlikte ebeveynlerinizi ziyaret edin,alışverişe çıkın...ama hep "biz" olun...

biraz beyin fırtınası yaptığınızda hiç beklemediğiniz şeyleri yapabileceğini keşfedeceksiniz...kesinlikle olacaktır:)

Örneğin ailenizin bir misyonu ve vizyonu olsun.bir dostum eşiyle şöyle bir vizyon oluşturmuştu ve hala bunu yaşıyorlar:LİYAKAT---Liyakat,İffet,Yaşamboyusağlık,Aşk,Kalıcılık,Anlayış,Tamgüven...
Misafiriniz için iyi bir zemin hazırlayabilirsiniz. Ona hoşgeldin buras seninı ailen diyebilmelisiniz...
Saygı ve sevgiyle...

EVLİLİK VE CİNSELLİK

EVLİLİK VE CİNSELLİK

Evlilik aslında birbirinden farklı iki insanın paylaşmaya başladığı yeni bir hayat dönemi olarak değerlendirilir. İnsan hayatındaki her değişim strese sebep olur ancak evlilik gibi köklü değişimlerin yeri daha bir farklı olmaktadır. Şöyle düşünün kültürel olarak aile yaşantısı olarak birbirinden farklı iki kişinin aynı evi aynı zaman ve mekanı paylaşmaya başlamaları hayatınızda ne kadar radikal bir değişimdir.

Hele birde eşinizle öncesinde tam tanışmadığınızı düşünün. Belki de hep güzel saatleri paylaştınız ve birbirinize göstermek istediğiniz yüzünüzü gösterdiniz. Gülünecek neşeli anları paylaştınız. Ancak artık evlisiniz ve iki kişilik düşünmek zorundasınız. Bu durumda kendinizi kısıtlanmış gibi hissetmeniz gayet doğaldır. Karşı tarafın da aynı duyguları paylaştığını unutmayın. Bunu böyle düşündüğünüzde karşılıklı anlayışla bazı sorunların üstesinden gelebilirsiniz.

Eğer her iki zaman içersinde çözülecektir. Ancak bunun yanında yeni yaşamınızda ortaya çıkabilir. Yeni yaşamınızda değişen bir şeyde artık düzenli bir cinsel yaşamın başlaması. Özellikle toplumumuzda insanların büyük bir çoğunluğu ilk cinsel deneyimlerini eşleri ile yaşamaktadırlar. Daha önce yaptığım bir araştırmada erkeklerin % 40 ı ilk deneyimlerini kendi eşleri ile geçekleştirdiklerini gördüm. Bu oran kadınlarda daha da yüksek çıkmıştı. Dolayısıyla tecrübesiz iki insanın bir araya gelmesi üstelikte yanlış bilmeleri nedeniyle bazı cinsel sorunlarda karşımıza çıkmaktadır.

En sık evliliğin ilk günlerinde cinsel birleşmeyi başaramama karşımıza çıkmaktadır. Bunun temelinde bazı törelerinde etkisi vardır. Kapıda birileri sizden haber beklerken sınavdaki bir genç gibi performans kaygısı yaşayan ve cinsel organında sertleşme sorunu yaşayıp ilişkiye girmeyenlerle sıkça karşılaşmaktayız.

Bazen de cinsel ilişkide yaşayacağını sandığı için kendini aşırı kasan ve bu nedenle ilişkiyi başaramayan genç kızlarla da karşılaşmıyor değiliz.İlişkiye müsaade etmeyecek kadar vajina kaslarında kasılma ile giden duruma ise vaginismus diyoruz.

Diğer cinsel sorunlar için cinsel yaşam sayfalarımıza bakabilirsiniz.

Tüm bu durumlar bazen kendiliğinden çözülebilir ancak bazen de çözümlenemeyen basit sorunlar ayrılmaya varacak nahoş durumlarla karşımıza çıkmaktadır. Eğer bir iletişim sorununu kendiniz çözemeyecekseniz sorunun çözümü için bir profesyonele başvurmaktan çekinmemelisiniz.

KADINLAR VE ERKEKLER

KADINLAR VE ERKEKLER

Evli çiftler arasında yaşanılan ufak (bazen tehlikeli) anlaşmazlıkların temelinde erkek ve kadının yaradılıştan gelen farklılıkları büyük bir rol aynar...

Örneğin Selda Hanım eşi MuratBeye

-"Bugün saat akşam 5'e kadar işte yoruldum,sonra Zehralara gittim biraz kendimi yorgun hissediyorum" dediğinde bu konuyu Murat Beyle sadece paylaşmak istiyordur...Murat Bey ise eşinin niçin bu durumu kendisine anlattığını şöyle algılamaktadır:Murat,buna çözüm bul...ve Murat Bey Selda Hanımla şu konuşmaya girerse yanılmış olur:

-"Madem çok yoruluyorsun,sende Zehrayla haftasonu buluş ya da işi bırak"Eşiyle bu durumu paylaşması ve onu samimi bişekilde dinlemesi yeterlidir...

Çünkü bir kadın eşinden çözüm istediğinde bunu ona açık olarak belli eder...Üstelik Bayanlar kendi aralarında da bir durumu paylaşmak üzere gün yaparlar,bir araya gelirler,telefonla konuşurlar...Onlar sıcak dostluklara ve çift taraflı paylaşmaya meyillidirler...

Peki ya bir bayefendi için durum nasıldır?:
Yağmur Hanım ve Talha bey birlikte süseşyası almak üzere bir hipermarkete giderler.Aradalıkları kitabı bulamazlar.Yağmur hanım eşine:

-"Hadi gidip satış sorumlusuna soralım" dediğinde eşi inatla başkasından yardım almadan bulmak isteyecektir.Yağmur Hanım eşinin bu isteğine uymelı ve onunla gurur duymalıdır,hatta onun güzel çabalarını takdir etmesi bile yeter...Erkekler bir konu için çözüm ararlar,ve kendi ayakları üzerinde durmak isterler...kendi aralarında da böyledir...

Sonuç olarak erkek ve bayanlar temelde ne yapmak istediklerini bilerek hareket ederek kişisel ve evrensel hayatlarında denge kurmalıdırlar...

EYVAH KİLO ALDIM

EYVAH KİLO ALDIM

Özellikle hanımların beden ölçüleri ile ne kadar ilgilendiklerini bilmeyenimiz yoktur herhalde. Bir çok hanım beden ölçülerinden rahatsızdır. Hatta zaman zaman işkence boyutlarında perhizleri de görürüz. Bir iki haftada aşırı kilo verip yine aynı hızda kilolarını alırlar. Bu durum aslında bilinçsiz rejimin bir neticesi olarak ortaya çıkan gayet normal bir durumdur. Çünkü bedenimiz her şeye rağmen kendi bütünlüğünü korumaya programlanmıştır. Bedenimizde tüm hormonal ve fizyolojik dengelerimiz alışılmış kiloya göre programlanmıştır. Bu program eğer birden bire ( aşırı rejimle ) bozulacak olursa bedensel tepki olarak rejimi azalttığımız anda tekrar kilo alma şeklinde geri döner.

Beden imajı insanın kendi bedenini nasıl algıladığıdır. Bazen belki normalde zayıf bile sayılabilecek bir kişinin kilo vermek için rejim yapması da karşılaştığımız durumlardandır. Hatta bazen o kadar ileri varır ki bu durum kişi yediğini çıkarmak için parmakla kendini uyararak kusmaya bile başlayabilir. Bir süre sonra da otomatikleşen bu durum istenmese bile kusma tepkisi ile kendini göstermeye başlar. Ne yese kusmaya başlar kişi ve sonuçta çok zayıfladığı halde hala kilolu olduğunu düşündüğü için bilinçaltı bir mekanizma ile kusmaya devam edebilir. Bu hastalığın en uç boyut olarak bazen beslenme bozukluğu gelişip durum ölümle bile sonuçlanır. Anoreksia Nevrosa ve Bulimia Nevrosa da bu durumlarla karşılaştığımız iki rahatsızlıktır.

Bunlar uç noktalar bile olsa beden imajınızı bilimsel gerçekler ışığında değerlendirmeniz gerekir. Yapılacak rejimle belli bir sürede belli miktarda kilo vermek gerekir. Aksi taktirde yaptığımız şey rejim değil bedenimize işkence olur. Bir süre sonra isyan eden bedenimiz bizi cezalandırabilir.

Kaldı ki bir ay içinde vücut ağırlığımızın % 5inden fazlasını vermek depresyon dahil bir çok rahatsızlığın ortaya çıkmasına sebep olabilir. Eğer rejim yaparken yeme isteğine mani olamıyorsak o zaman psikiyatrik yardım denenebilir. Bazen hipnoz bazen psikoterapotik yaklaşımlarla sağlıklı bir zayıflama sağlanabilir.

SANAL SEX NEDİR ?

SANAL SEX NEDİR ?

Gelişen iletişim teknolojileri insanların iletişim kurmaları için farklı alternatifleri de onlara sunmaya devam ediyor. Bunu her alanda faydalı görüldüğü muhakkak. İnsanlar kendilerinden kilometrelerce uzaktaki bir başkasıyla iletişimi girebilmekte ve hatta hiç tanımadığı bu insanla sevinçlerini sıkıntılarını ve hatta projelerini paylaşılabilmekte. Bunu ne mahsuru var diyebilirsiniz. Evet bu masum durum aslında zararsız ancak iletişimin içine cinsellik boyutu girince hem sosyal hem de psikolojik sorunlar yaşanmaya başlıyor.

Bu konuda yapılmış bilimsel bir çalışma olmamakla birlikte genel psikiyatri pratiğimde karşılaşmaya başladığım vakalar bu yazıyı yazmama sebep oldu. Neden sanal sex dedim çünkü iletişim sanal ve siz hayal gücünüzün sınırlarını zorlayın zorlayabildiğiniz kadar. Karşınızdaki insanı görmediğinizden onu Afrodit gibi de hayal edebilirsiniz. Mastürbasyon ve diğer fantezilerinizle doyuma ulaşabilirsiniz. Bu durum sanal ortamda olduğu içinde buna sanal sex dedim. Ancak bunu deneyip sonra cinsel yaşamında aynı hazzı alamayan sertleşme uyarılma ve orgazm sorunu yaşayan erkek hastalarım oldu ve sonrasında tedavileri de oldukça uzadı.

Sanal sex te aldatma sayılır mı? Bu tartışılan bir şey ama sanal yapılan şeylerin bir kısmı da bir süre sonra gerçek yaşama taşındığından sorun çıkabilmekte ve eşler arasında geçimsizlikler çıkabilmektedir. Sadece mesajlaşmaların yakalanması ile eşler arasında ortaya çıkan sorunların da evlilik sorunları olarak karşımıza çıktığını görmekteyiz.

Bu konuda henüz ciddi bir çalışma yok ancak sorunlar arttıkça bu konuda sıkıntılar yaşanmaktadır. Yapılacak çalışmalarla da sorunun çözülebileceğini umuyorum. Bu sorunu muayenehanemde gördüğüm hastalarla fark ettim. Ve sayı gittikçe artıyor. Doğal yaşamdan kopmaya başladığımız son yıllarda eğer sex te sanal olacaksa vah halimize. Bence siz denemeyin.

OBSESSİF KOMPULSİF KİŞİLİK

OBSESSİF KOMPULSİF KİŞİLİK

İnsanın kişilik özelliklerini anlatırken dünyaya baktığımız renkli gözlüğe benzetmiştik. Bu gün mükemmeliyetçi kişilik özelliği olarak diyebileceğimi obsessif kompulsif kişiliği tanıtmaya çalışacağım.

Bazen insanların ayrıntılar üzerine çok uğraşmaktan asıl mevzuyu yapmaya zaman bulanmadıklarını görürüz.Bu durum belli bir sınırı aştıktan sonra kişinin başkaları ile olan ilişkisini de bozmaya başlar. Kişilik özelliklerinin bozukluk düzeyinde olması için o toplumun genel kabul gören kurallarından farklı bir şekilde düşünme ve davranma gerekir.

Obsessif kişiler ayrıntılarla çok fazla uğraştıklarından başarılı olmak bir şeyi başarma konusunda da çok fazla zihinsel meşguliyetleri olur. Bu nedenle performans göstermeleri gereken durumlarda çok kaygı duyarlar ve bu yüzdende zaman zaman başarısızlıklara bile uğrayabilirler. Biz buna performans anksiyetesi (Becerebilme yapabilme kaygısı olarak tercüme edilebilir) diyoruz ki bir sınav yada aşılması gereken engeller karşısında normalden çok kaygılanırlar.

Bu kişilik özellikleri az seviyede iken tertipli ve düzenli insanlar olarak karşımıza çıkarlar ama sınırlar aşılınca işlerin önünü tıkayan uyum sağlanması zor insanlar olup karşımıza çıkarlar

KOMPULSİF KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

KOMPULSİF KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

İnsanın kişilik özelliklerini anlatırken dünyaya baktığımız renkli gözlüğe benzetmiştik. Bu gün mükemmeliyetçi kişilik özelliği olarak diyebileceğimi obsessif kompulsif kişiliği tanıtmaya çalışacağım.

Bazen insanların ayrıntılar üzerine çok uğraşmaktan asıl mevzuyu yapmaya zaman bulanmadıklarını görürüz.Bu durum belli bir sınırı aştıktan sonra kişinin başkaları ile olan ilişkisini de bozmaya başlar. Kişilik özelliklerinin bozukluk düzeyinde olması için o toplumun genel kabul gören kurallarından farklı bir şekilde düşünme ve davranma gerekir.

Obsessif kişiler ayrıntılarla çok fazla uğraştıklarından başarılı olmak bir şeyi başarma konusunda da çok fazla zihinsel meşguliyetleri olur. Bu nedenle performans göstermeleri gereken durumlarda çok kaygı duyarlar ve bu yüzdende zaman zaman başarısızlıklara bile uğrayabilirler. Biz buna performans anksiyetesi (Becerebilme yapabilme kaygısı olarak tercüme edilebilir) diyoruz ki bir sınav yada aşılması gereken engeller karşısında normalden çok kaygılanırlar.

Bu kişilik özellikleri az seviyede iken tertipli ve düzenli insanlar olarak karşımıza çıkarlar ama sınırlar aşılınca işlerin önünü tıkayan uyum sağlanması zor insanlar olup karşımıza çıkarlar.

Mustafa Güveli

KOMPULSİYONLARIN ÖZELLİKLERİ

KOMPULSİYONLARIN ÖZELLİKLERİ

Kişinin, obsesyona bir tepki olarak ya da katı bir biçimde uygulanması gereken kurallarına göre yapmaktan kendini alıkoyamadığı yineleyici davranışlar (örn: el yıkama, düzene koyma, kontrol etme) ya da zihinsel eylemler (örn: dua etme, sayı sayma, birtakım sözcükleri sessiz bir biçimde söyleyip durma) davranışlar ya da zihinsel eylemler, sıkıntıdan kurtulmaya ya da var olan sıkıntıya azaltmaya yada korku yaratan olay ya da durumdan korunmaya yöneliktir: Ancak bu davranışlar yada zihinsel eylemler ya etkisizleştirilmesi ya da korunulması tasarlanan şeylerle gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da açıkça çok aşırı bir düzeydedir. Mesela kapıyı 3 kere çalmazsam ailemden birinin başına kötü bir şey gelecek düşüncesi gibi.

Bu bozukluğun gidişi sırasında bir zaman kişi obsesyon ya da kompulsiyonlarının aşırı ya da anlamsız olduğunu kabul eder. Not: Bu çocuklar için geçerli değildir.



Obsesyon ya da kompulsiyonlar belirgin bir sıkıntıya neden olur, zamanın boşa harcanmasına yol açar (günde 1 saatten daha uzun zaman alırlar) yada kişinin olağan günlük işlerini, mesleki (ya da eğitimle ilgili) işlevselliğini ya da olağan etkinliklerini ya da ilişkilerini önemli ölçüde bozar.

HASTALIĞIN SIKLIĞI

Daha önceleri obsesif kompulsif bozukluk genel topluma göre nadir olduğu düşnülürkenson zamanlarda yapılan toplum çalışmaları ile bunun yaşam boyunca görülme sıklığının %2,5 olduğu bulundu. Bir yıl içerisinde toplumda görülme sıklığının ise % 1,5-2,1 olduğu bulunda. Yani toplumda insanlar bir yıl içerisinde araştırılsa 1000 kişiden 15-21 tanesinde obsesif kompulsif bozukluk varlığı tespit edilebilecektir. Ancak hastalığın şiddeti azaldıkça sorun olarak algılanma oranı da azalmakta olduğundan bu oran klinik araştırmalarda ortaya çıkar. Pratik olarak insanların % 1 inin obsesif kompulsif bozukluk olduğu söylenebilir.

HASTALIĞIN GİDİŞİ

Hastalık genellikle ergenlik dönmende başlarsa da çok erken yada çok geç başlangıçlı olanlarda vardır. Erkeklerde ortalama olarak 6-15 yaşlarında başlayan hastalık kadınlarda biraz daha geç başlamaktadır. (20-29 yaşlarında) Hastalık genellikle yavaş yavaş şiddetini artırarak seyreder. Birden bire başlayan vakalarda vardır. Bu seyir içerisinde belirtilerin alevlendiği ve aşrı sıkıntı verdiği dönemler olabilir. Stresle belirtilerin alevlendiği görülmektedir. Bu kişilerin % 15 inde yaşanan belirtiler toplumsal mesleki işlevselliği bozacak boyuta ulaşabilir. Yine hastaların bir kısmında belirtilerin hiç olmadığı iyileşme dönemleri de bulunabilir.

AİLESEL YAPI

Birinci derecede akrabalarında bu tür bozukluk bulunanlarda hastalık görülme oranı daha sıktır. Tek yumurta ikizlerinde bu durum ispatlanmıştır. Ancak aynı sosyal yapı aynı ortamı paylaşma zaman içerisinde davranışların ve düşünce kalıplarının paylaşılması da bu durumda etkendir. Genetik yatkınlığın payı da vardır.

Obsesif kompulsif bozukluk başka psikiyatrik rahatsızlıklarla birlikte görülebilir. En sık Major depresyon bu durum karşımıza çıkmaktadır. Diğer sıkıntı ile giden hastalılara da rastlanılabilir. Bunlar Yaygın anksiyete ( sıkıntı) bozukluğu, panik bozukluk, madde bağımlılığı olabilir.

OBSESSİF KOMPULSİF BOZUKLUĞUN TANI ÖLÇÜTLERİ

OBSESSİF KOMPULSİF BOZUKLUĞUN TANI ÖLÇÜTLERİ

A. Obsesyonlar ya da kompulsiyonlar vardır: Obsesyonlar aşağıdakilerden (1),(2),(3) ve (4) ile tanımlanır:

Bu bozukluk sırasında kimi zaman istenmeden gelen ve uygunsuz olarak yaşanan ve belirgin anksiyete ya da sıkıntıya neden olan yineleyici ve sürekli düşünceler, dürtüler ya da düşlemeler

Düşünceler, dürtüler ya da düşlemler sadece gerçek yasam sorunları hakkında duyulan aşırı üzüntüler değildir.

Kişi, bu düşünceleri, dürtüleri ya da düşlemlerine önem vermemeye ya da bunları baskılamaya çalışır yada başka bir düşünce ya da eylemle bunları etkisizleştirmeye çalışır

Kişi, obsesyonel düşüncelerini, dürtülerini ya da düşlemlerini kendi zihninin bir ürünü olarak görür (düşünce sokulmasında olduğu gibi değildir)

Kişinin, obsesyona bir tepki olarak ya da katı bir biçimde uygulanması gereken kurallarına göre yapmaktan kendini alıkoyamadığı yineleyici davranışlar (örn: el yıkama, düzene koyma, kontrol etme) ya da zihinsel eylemler (örn: dua etme, sayı sayma, birtakım sözcükleri sessiz bir biçimde söyleyip durma)

Davranışlar ya da zihinsel eylemler, sıkıntıdan kurtulmaya ya da var olan sıkıntıya azaltmaya yada korku yaratan olay ya da durumdan korunmaya yöneliktir: ancak bu davranışlar yada zihinsel eylemler ya etkisizleştirilmesi ya da korunulması tasarlanan şeylerle gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da açıkça çok aşırı bir düzeydedir.

B. Bu bozukluğun gidişi sırasında bir zaman kişi obsesyon ya da kompulsiyonlarının aşırı ya da anlamsız olduğunu kabul eder. Not: Bu çocuklar için geçerli değildir.

C. Obsesyon ya da kompulsiyonlar belirgin bir sıkıntıya neden olur, zamanın boşa harcanmasına yol açar (günde 1 saatten daha uzun zaman alırlar) yada kişinin olağan günlük işlerini, mesleki (ya da eğitimle ilgili) işlevselliğini ya da olağan etkinliklerini ya da ilişkilerini önemli ölçüde bozar.

OBSESSİF KOMPULSİF BOZUKLUK NEDİR ?

OBSESSİF KOMPULSİF BOZUKLUK NEDİR ?

İstenmeyen zihne zorla giren sıkıntı doğuran bireye yabancı aşırı, tekrarlayıcı mantık ve düşünme ile silinemeyen, devamlı düşüncelere obsesyon adı verilir. Obsesyonlar (vesvese) istenmeden gelir ve kişinin zihnine yabancıdır. Ancak kişi bo düşünceleri kendi zihninin ürünleriymiş gibi değerlendirip sıkını duyabilir.

Kompulsiyon ise yineleyici davranışlar (el yıkama, sıraya koyma, kontrol etme gibi ) yada zihinsel eylemelerdir (dua etme yada sayma, sözcükleri sessiz bir şekilde tekrarlama gibi.) Kompulsiyonların amacı obsesif düşüncelerin ortaya çıkardığı sıkıntıyı kaldırmaktır.

Obsesif kompulsif bozukluk ise zamanın boşa harcanmasına sebep olacak derecede ağır olan (yani günde 1 saatten fazla zaman alan) yada günlük işlevsellikte bozulmaya sebep olan tekrarlayıcı obsesyon yada kompulsiyonların varlığından söz edilir.

Örneğin kontrol etme obsesyonlarında en sık kapının kilitlenip kilitlenmediği, ocağın söndürülüp söndürülmediği ile alakalı zorlayıcı düşünceler tabloya hakimdir. Yaşanılan zorlanmanın getirdiği sıkıntıyı bastırmak için kapıyı kilitlediğinden emin olsa bile kişi tekrar tekrar kilidi açıp kapatabilir. Hatta en üst kattaki evine defalarca inip çıkabilir.

Bu tür obsessif-kompulsif bozukluk vakalarında kişiler düşüncelerinin saçma olduğunu bilirler ancak onu yenmek için çaba sarf etmek yerine düşüncelerine teslim olmak zorunda kalırlar. Çünki bu durumda kişi daha rahatlayacaktır. Obsesyonla mücadele etmenin doğuracağı sıkıntı ile mücadele etmek zor gelmektedir.

Bir kişide obsessif kompulsif bozukluk var demek için şu şartların varlığı gereklidir.

Obsesyonlar ya da kompulsiyonlar kişinin hayatında belirgin olarak vardır ve bunlar kimi zaman istenmeden gelen ve uygunsuz olarak yaşanan ve belirgin sıkıntıya neden olan yineleyici ve sürekli düşünceler, dürtüler ya da düşlemeler. Ve sıraan yaşam olaylarının getirdiği üzüntü ve sıkıntılarda değillerdir. Kişi bunlara önem vermemeye ya da bunları baskılamaya çalışır yada başka bir düşünce ya da eylemle bunları etkisizleştirmeye çalışır. Ancak kişi, obsesyonel düşüncelerini, dürtülerini ya da düşlemlerini kendi zihninin bir ürünü olarak görür bu nedenle de sıkıntıları fazladır.

HASTA MAHREMİYETİ-PSİKİYATRİSTİNİZ DEDİKODU YAPARSA

HASTA MAHREMİYETİ-PSİKİYATRİSTİNİZ DEDİKODU YAPARSA

Bu günlerde sağlık kulislerinde bir yazar ve bir kitap konuşuluyor. Reklam olmasın diye kitaptan da yazarından da bahsetmeyeceğim. Ama içeriği hakikaten tıp etiğine (tıp ahlakı) uymamış.

Şöyle bir düşünün size gelen arkadaşlarınızla konuştuklarınızı paylaşmamanız gereken bir başka insana anlatır mısınız ? Paylaşmamanız gereken birisiyle paylaşır mısınız? Eğer yapıyorsanız size emanet edilene saygısızlık edip ihanet etmiş sayılırsınız. Bu bile aslında oldukça etik (ahlak) dışı bir şeydir. Hele birde bunları basılı yada görsel medya aracılığı ile yayarsanız yaptığınız daha da ağır bir ayıp halini alır.

Psikiyatri de başka tıp branşlarından farklı olarak hastanın tüm geçmişi bu günü ve geleceği ile alakalı ayrıntıları anlatır size hastanız. Başka bir hekime gittiğinde hastalığı ile alakalı ayrıntıları anlatırlar oysa psikiyatriste başvuranlar bazen eşleri ile en yakınları ile paylaşmadıklarını doktoralarına anlatırlar. Bu durumda hekimle danışanı arasında farklı bir bağ ve mesuliyet durumu gelişir. Bu da hekimin sırtına aldığı sırları mezara kadar götürmesini gerektirir. Yolun yarısında bunları başkalarında aktarmak ise ciddi bir ihanettir.

Bu durum hele kamuoyunun gözü önündeki insanlarla alakalı sırlarsa o zaman iş daha da vahim bir hal alır. Burada iki şey söz konusu bence anılarınızı anlatarak popülarite kazanmak ve sansasyon yaparak prim yapmak ki bu işin vahametini daha da artırıyor bence. Gerçi o psikiyatristin buna ne kadar ihtiyacı var diye düşünebilirsiniz. Orası da işin başka bir vahim durumu. Biz psikiyatristler mevcut durum hakkında fikir ve gerçeklikle alakası konusunda sahip olduğumuz bilgiye iç görü deriz. Bu hastalığı veya içinde bulunduğu vahim durumu bilmeyen hastalar için iç görü kaybı olarak tanımlanır.

O psikiyatrist hala yaptığının gayet normal olduğunu söylemesi insanın aklına acaba iç görüsünü kaybettirecek bir durum mu söz konusu diye insanın aklına geliyor.

Ancak şu anda söylenebilecek tek şey yapılanın çok yanlış olduğu ve muhakkak kınanması gerektiği. Kitapta adı geçenlerinde bu durum konusunda kanuni işlem başlatmaları gerektiğini söyleyebilirim.

PSİKİYATRİST VE PSİKOLOG AYRIMI

PSİKİYATRİST VE PSİKOLOG AYRIMI

Ülkemizde insanlar genelde ruhsal sorunlarla uğraşan insanların tanımlamasını yaparken psikolog yada psikiyatristi aynı anlamda kullanmaktalar. Bu kullanım aslında aldıkları eğitim olarak çok farklı olan iki grubu birbirine karıştırmaktır.

Psikiyatrist tıp fakültesinden mezun olmuş ve ondan sonra 4 yıl psikiyatri ihtisası yapmış hekimlere denir. Böylece aldığı eğitimle insanın hem genel hastalıkları hakkında bilgi sahibi olan hem de ruhsal yapısını tanımlama ve gerektiğinde tedavi etme yetki ve bilgisine sahip bir insan ortaya çıkmaktadır. Hem hekim hemde üstüne ruh sağlığı uzmanı.

Oysa psikologlar edebiyat fakültesinin psikoloji bölümünden mezun insanlardır. Normalde psiyatristlerle birlikte çalışırlar gerekli testleri hastalara uygularlar ve sonuçta psikiyatristin tanı koymasına ve tedavi etmesine yardımcı olurlar. Bazı özel eğitimlerden sonra psikoterapi yapmaya hak kazanırlar Bu işlev küçümsenemez. Hatta çok faydalı olduğunu da inkar edemeyiz. Ancak psikologların tek başlarına tanı koyma ve tedavi etme yetkisi yoktur. Hele ilaç yazma yetkileri hiç yoktur. Bu yapılmaya başladığı andan itibaren hastaya zarar verme başlamış olur. Bu yüzden müracaat ettiğiniz insan bir psikiyatrist mi yoksa bir psikolog mu iyi ayırım yapın. Hatta münkünse diplomasını görün. Ve bir sorununuz varsa güvendiğiniz başka bir hekimden referansla gidin.

Psikiyatriye değerli katkıları olmuş Hocamız Prof Dr Ayhan SONGAR' ı yad etmek isterim. Kendisi Türk Psikiyatrisine damgasını vurmuş insanlardan biridir. Kendisine psikolog denmesine çok kızardı. TV programlarında ve gazetelerde de çoğunlukla bu yapılır.

Tedavi olurken bu tür ayrıntılara dikkat edin

ŞİZOFRENİ TİPLERİ

ŞİZOFRENİ TİPLERİ

Şizofreni tanısı konulduktan sonra alt tiplere ayrılır. Tabloya hakim olan belirtinin tipine göre yapılan alt tiplemelr hastalığın geleceği ve nasıl olabileceği (prognoz) hakkında da ön kestirme yapmamıza yardımcı olur. Bu tipleri kısaca şöyle sıralayabiliriz.

1-PARANOİD TİP ŞİZOFRENİ

Bu tip şizofrenlerde hastalığın normal insanlardan ayırdedilmesi oldukça zordur. Çünki kişilerde hezeyanları doğrultusunda zaman zaman yapabilecekleri davranış dışında etrafa garip gelebilecek çok fazla belirti yoktur. Bir veya birkaç hezeyana ek olarak sıklıkla kulağa gelen sesler vardır. Bu hastalar diğer şizofreni alt tiplerinde olduğu gibi garip davranışlar garip konuşmalrda bulunmazlar. Hatta bazen çevrelerinde hezeyanlarına inanan insanlar bile bulunabilir. Şizofreninin bu tipi ile yine bir psikoz olan Hezeyanlı Bozukluk çok sıklıkla karıştırılabilr.

2- DESORGANİZE (DAĞILMIŞ TİP) ŞİZOFRENİ

Bu hastalar da dağılmış konuşma ve dağılmış davranışlar görülebilir. Yani saçma sapan konuşmalar yada etrafa saçma gelen davranışlar yaparlar. Yüzlerine bakılırsa donuk bir yüz ifadesi yada mevcut durumu ile alakasız bir duygulanım gösterirler. Yani ağlanacak şeye gülebilirler, gülünecek şeye ağlayabilirler. Yada duygulanım ifadeleri anlamsız yere sık sık değişir.

3-KATATONİK TİP ŞİZOFRENİ

Şizofreninin bu tipinde hastalarda uzun süre aynı garip postürde (duruş, vaziyet lama) duruşlar ve aşırı hareketsizlikler, açıkca amaçsız olarak yapılan ve dış uyaranlardan etkilenmeyen aşırı hareketler yada aşırı negativist davranmalar olabilir. Bu tip Şizofreni hastaları karşısındaki insanın hareket ve davranışlarını tekrarlaabilirler.

4-FARKLILAŞMAMIŞ TİP ŞİZOFRENİ

Hasta muyene edildiğinde şizofreni tanısı konur ancak yukarıdaki alt tiplerden hiçbirisi tam olarak ayırdedilemezse bu tanı konur.

5-TORTU TİP ŞİZOFRENİ

Belirgin olarak şizofreni belirtileri artık kalmamıştır ancak daha cok duygulanımdaki (affect) küntüğn sürdüğü ve şizotreni beliritlerinin yumuşamış halde devamettiği durumlarda bu alt tip şizofreniden bahsedilir.

HASTALIĞIN TANISI

Psikoz belirtileri başladıktan sonra en az 6 ay devam etmesi gerekir ki hastaya şizofreni tanısı konulsun. Eğer daha kısa süre geçti ise hastanın tanısı tam olarak konmaz beklenir. ( Kısa psikotik bozukluk, Şizofreni benzeri bozukluk vs)

Bazen şizofreni yaşanılan genel tıbbi bir duruma bağlı olarakta ortay çıkabilir. Bunun ayrımını tam olarak yapmak mümkün değildir. Ancak hastalıkla şizofreni arasındaki ilişki bilimsel olarak doğrulanırsa bundan söz edilebilr.

Alkol ve madde kullanımına bağlı psikozlar ve şizofreni bundan sonraki yıllarda sanırım daha fazla ortaya çıkacaktır.

Şizofreninin tedavisinde yeni çıkan ilaçlar büyük ufuklar açmıştır. Bu ilaçların bazen yıllarca toplumdan kaçmış hastalara bile faydalı olduğu görülmektedir. Tedavide ilaçlar ilk sırada gelir. Bu hastalık için psikoterapilerin yeri neredeyse yok gibidir. Sosyal yardımlar ise toplumsal uyumun daha iyi olmasını sağlar. Böylece şizofreni hastalığının ortaya çıkardığı fiziksel ve sosyal yıkım çok daha uzun sürede ve daha az ortaya çıkar.

ŞİZOFRENİ VE PSİKOZ KAVRAMI

ŞİZOFRENİ VE PSİKOZ KAVRAMI

Kısaca kişinin gerçeklikle alakasını koparan akıl hastalıklarının genel adıdır. Psikozlar en basitinden birkaçgün süren kısa psikozlar ve bazen bir ömür boyu devam edebilen şizofreni yelpazesinde çok fazla sayıda hastalık ihtiva eder.

Hayatımızın en büyük nimetlerinden biri şüphesiz akıldır. Aklımız sayesinde gerçekleri çarpıtmadan kavrar ve ona uygun sonuçlar çıkarırız. Şizofreninin de içinde bulunduğu psikozlar dediğimiz hastalıklarda kişilerin gerçeği değerlendirmesi bozulur. Psikiyatrik hastalıklar içinde sıklığı olarak % 3-5 arasında değişen şizofreni yıllar boyunca insanların hem korktuğu hemde ilgi duyduğu bir hastalık olagelmiştir.. Bunun nedeni gizemli bir yaşam ve normal davranışların ötesine gitmekte yatar sanırım.

ŞİZOFRENİ BELİRTİLERİ

1-HEZAYANLAR

Gerçeğin ötesinde kendi kafasında kurduğu şeyleri gerçeklermiş gibi değerlendirme. İkna için makul delillerle bile onları değiştirememe. Paranoid kıskançlık yada büyüklük hezeyanları gibi.

2-İŞİTSEL VARSANILAR

Kulağına gaiblerden sesler gelmesi, gözüne kimsenin göremediği varlıkların görünmesi burnuna kötükokular gelmesi gibi.

3-KONUŞMA İÇERİĞİNDEKİ GARİPLİKLER

Kelime salatası yada anlamın birbirinde kopup konuşmanın içeriğinde bir bütünlük olmaması durumu vardır.

4-GARİP DAVRANIŞ

Ortalık yere çişini yapma yada herkesin ortasında masturbasyon yapmayı makul görme gibi yada hiç hareket etmeden uzun süre kalma vs.

5-MİMİKLERDE GARİPLİK

Kişinin yüzünde donuk bir duygu ifadesi varlığı, konuşmamam yada kişinin herhangi bir olay karşısında duygu ifade edecek jest ve mimik göstermemesi.

Sayılan belirtilerin hepsinin bir şizofrende olması gerekmez. İlk ikisi var ise kişiye psikoz grubu hastalıklardan birisi var deriz. Bunlar içerinde süre ve hastalığın şiddeti şizofreni demek için gerekir. 6 aydan daha uzun bir süre psikoz belirtileri gösteren hastalara şizofreni diyebiliriz.

İLAÇ KULLANIMI VE BAĞIMLILIK

İLAÇ KULLANIMI VE BAĞIMLILIK

Halk arasında bütün sinir ilaçlarının bağımlılık yaptığı ve uyuşturucu ilaçlar olduğu yolunda yaygın bir inanış vardır. Temelde bu inanış psikiyatrik hastalıkların doğan seyrini bilmemekten ve ilaçların etkilerini yanlış yorumlamaktan kaynaklanır. Özellikle antidepressan ilaçların yani depresyon tedavisinde kullanılan ilaçların kesilmesi ile hastalık belirtilerinin tekrar nüks etmesi hasta ve yakınları tarafından ilaca bağımlılık olarak yorumlanmaktadır.

Oysa hastanın iyileştikten sonra da belli bir süre ilacını kullanmak zorunda olması bilimsel anlamda bu bağımlılığı ifade etmemektedir. Bunu sıkça kullandığım bir örnekle ifade etmeye çalışayım. Siz derin bir uçuruma düşseniz ve bu uçurumun dibinde iken bir kişi size ip uzatsa ve siz de bu ipe tutunarak tırmanmaya başlasanız, ama tam yukarıya ulaşmadan hafif bir düzlük görünce tamam bitti deyip ipi bıraksanız tekrar düştüğünüzde neden düştüm diyebilir misiniz ?

İşte psikiyatrik hastalıklarda da sık yapılan bir yanlış var ki oda şikayetlerdeki düzelmeler başlar başlamaz ilacın kesilmesidir. Oysa her şey düzeldikten sonra bile bir süre ilaç kullanmak zorundayız. Bu süre depresyonda tam düzelmeden sonra hiçbir belirti yokken bile 6 aydır.

Diğer yandan psikiyatrik ilaçların (diazem , akineton ve benzeri birkaç ilaç dışında) bağımlılık oluşturma ihtimali pek yoktur. Bu ilaçlarda yeşil reçete ile satılmakta ve doktor kontrolü altında kullanıldıklarında gayet faydalı ilaçlardır. Ancak bazen kötüye kullanılabilmektedirler ki bunun da önlenmesi çok fazla mümkün olamamaktadır.

Kısaca psikiyatrik hastalıklarda hekimin önerdiği uygun doz ve uygun sürede kullanılan ilaçların bağımlılık yapma ihtimali yoka yakın derecede azdır. Eğer ilaç kesildikten sonra bir takım sıkıntılar nüksediyorsa o zaman kullanılan ilacın bağımlılık etkisinden değil, yaşanılan hastalığın hala mevcut olduğundan şüphe etmek gerekir.